20 Aralık 2011 Salı

Batan Geminin Mimleri Bunlar


Yeni bir mim konusu var. Bu sefer mimikleyen Mr.E
Mim konusu; yeni yılda istediğimiz 12 şeyi yazıp 12 bloggerı mimleyecekmişiz. Yalnız ben 12 tane blog okumadığım için ikinci seçeneği eliyorum izninle sevgili Mistır İ.

Birincilik tacı tepesinde "dünya barışı istiyorum ehi" diyen güzellik kraliçeleri gibi riyakar olamayacağım. Tamam olabiliyorsa o da olsun tabii ama benim daha bireysel ve tamamen bencilce isteklerim var müsaadenizle. 

1. Yeni yılda bir baltaya sap olmak istiyorum mesela. Öncelikli tercihim şöyle boğazı ve yedi tepesi olan, 34 plakalı bir şehirde yüksek lisans yapmak olabilir. Orası olmazsa, şöyle Türkiye haritasını cetvelle Ankara'nın ortasından ikiye bölerek sol tarafta kalan kısımdan herhangi bir şehirde de yapabilirim. Bunun için ÜSD'den insan gibi bir puan almam lazım tabii. O da olmadı  bir kolej, kapılarını sonuna kadar açıp orada çalışmam için bana yalvarabilir. Ya da hiç olmazsa üniversiteler Türk Dili ve Edebiyatı okutmanı olarak bana davetiyelerle teklifler yollayabilir, yollarıma gül dökebilir. Neden olmasın yani? Tekliflere açığım sonuçta. 

2. Sevdiğim insanlar hemen başucumda olsun istiyorum. Özlemek falan olmasın hiç.

3. Büyük ikramiye bir zahmet bana çıksın istiyorum. Hatta çeyrek biletim olduğu için benim dışımda 3 kişiye daha çıkabilir. Böyle de paylaşımcı ve düşünceli bir insanım özümde. Bana çıkmıyorsa bile İlke'ye çıksın bari. Çünkü bana araba alacakmış çıkarsa. 

4. Artık bu sene plajdan tepemde uçanları izlemek yerine, Baba Dağı'ndan yamaç paraşütü yapmak istiyorum.

5. Kilolarca Antep fıstıklı çifte kavrulmuş lokum yemek, ama hiç kilo almamak istiyorum.

6. Daha çok film izlemek istiyorum. 

7. Yine Massive Attack gelsin ve bu sefer gideyim istiyorum. 

8. Tutunamayanlar'ı bitirmek istiyorum.

9. Kaş'ta yine aynı ekiple tatil yapmak istiyorum.

10. Hiçbir şey bilmediği halde çok şey biliyormuş gibi ortalıkta gezinen insanlar etrafımda olmasın istiyorum. 

11. Esra ve Ceyda kardeşleri, Adnan Oktar'la Gece Sohbetleri programında görmek istiyorum. 

12. Son olarak da Esra Hanım, bana bu programda talip olacak adayların evi olsun, arabası olsun, emekli maaşı olsun, hiç evlenmemiş olsun, evlenip boşandıysa da çocuksuz olsun, beni taşıyabilsin ve döşü kıllı olsun istiyorum. Kıllı ama öyle çok kıllı değil, az kıllı olsun istiyorum. Bu kadar. 

16 Aralık 2011 Cuma

Üçüncü Haklarını Koruma Derneği


Şu hayatta bazı insanlar vardır; çift olan arkadaşlarının yanındaki saptır, okey'de yancıdır, sinemadaki sevgili koltuğunun yanındaki tekli koltuktur. Eğer okey oynanıyorsa hiç yancı olmam, hep oynarım  ama diğerleri konusunda bu kadar iddialı değilim. Yakın arkadaşlarımın hepsi çift. Şu an en yakın arkadaşımın ilişkisinden kelli hep "sap" sıfatını yemek zorunda kalıyorum. Kaderim midir nedir yani bu durum? Ve siz bilir misiniz ki biz üçüncülere hayat çok zordur. 

Mesela ilişkilerinin ilk zamanlarında en vıcık vıcık hallerine tanık olmak zorunda kalırsınız. Hep beraber otururken hop öpüşmeye başlarlar. Siz o sırada öküz gibi onlara bakmamak için yanda koşuşturan sevimsiz çocuğa, yoldan geçen arabaya, uçan kuşa falan bakmak zorunda kalırsınız aval aval. Bir kere hep kendinizi fazlalık gibi hissedersiniz. Zannedersiniz ki siz yokken bu çift hayatının en romantik, en eğlenceli dakikalarını yaşayacak ama siz varsınız diye bu anlardan mahrum kalıyor. Oysa mal mal oturuyorlar biliyorum. Ya da öğle arasında, okul çıkışında yemek yiyecekken, onları baş başa bırakmak için "hadi siz gidin" gibi şeyler söylersiniz. Hep ekstra bir çaba, ekstra bir külfet. 

Benim başımda da öyle bir çift var ki, onları baş başa bırakmak için sıradan bir "üçüncü"nün harcadığı enerjinin iki üç mislini harcamak zorunda kalıyorum. "Gelmek istemiyorum siz gidin" dediğimde biri sağ koluma, biri sol koluma yapışıp beni zorla sürüklüyor. "Bu ilişki üç kişilik değil kendinize gelin" diyorum, hala bana sinemaya beraber gidelim diye tutturuyorlar. Zaten çiftlerden ikisi de sizin arkadaşınızsa öyle kendinizi dışlanmış, itilmiş ya da kakılmış hissetmiyorsunuz ama insan yine de onları yalnız bırakmak istiyor. Mesela şimdi sinemaya gitmedim onlarla. Zaten sinemada yiyişme yaşını çoktan geçtiler. Bütün çabam biraz sevgili gibi baş başa vakit geçirsinler diye.

Aslında benim buradaki derdim profil fotoğrafıma troll face koymak, "vay efendim herkes çift gezerken ben niye tekim"  ya da "aa bak onlar el ele, hadi sevgilim ver bir alt duduş" durumu değil kesinlikle. Benim derdim; toplum tarafından ötekileştirilmiş ve bastırılmış üçüncülerin sosyal hayatta bir yer edinme çabasına el uzatmaktır sadece. "Benim başıma gelmez" demeyin. Yarın kardeşiniz, ablanız, dostunuz ve hatta siz... Evet birgün hepimiz "üçüncü" olabiliriz. Gelin el ele verip üçüncülere destek olalım. Yalnız olmadıklarını hissettirelim. Hadi!

9 Aralık 2011 Cuma

Masayı Donatın


Ne zamandır yazı yazmak istiyorum. Açıyorum blogu "yeni kayıt" a tıklıyorum. İstek var yani özünde. Ama yazacak bir şey bulamıyorum. "İngilizce nankördür. Çalışmazsan unutursun hemen" hede hödösü gibi  klişe bir şey galiba bu da. Yazmadıkça yazma yetine töbeestafurullah bir şeyler oluyor. 

Sana yazı yazmadığım bu dönemde blögcüm, kayda değer hiçbir şey olmadı. Vize haftam geçti, okunması gereken romanlardan bazılarını okudum bazılarını okumadım, staja gittim geldim falan. Bu arada staj gerçekten çok sıkıcı bir şey. Aslında sıkıcı olan stajdan daha çok eğitim sisteminin ta kendisi. Sene olmuş neredeyse 2012, dersin ortasında içeri girip kılık kıyafet kontrolü yapan müdür yardımcıları var hala şu hayatta. Ve hala koridorda düdük fantezisi bitmek tükenmek bilmiyor. Türkiye derecesi yapmış çocukların sadece kafalarının sayısala çalışması da ayrı bir trajedi zaten. Edebiyata ilgilerinin olmaması falan değil burda konu. Algılama ve yorumlama sorunları var. Gerçekten. Muhtemelen matematikte fizikte zehir olan bu çocuklara "nasılsın" diye sorduğunda afallayıp birkaç saniye düşünmeleri söz konusu. Yani tüm hayatım boyunca bunlarla uğraşmak isteyip istemediğimden emin değilim. Son zamanların modası olarak galiba büyünce pilot olcam ben.  Zaten hala bizi adam yerine koyan yok. Öğrencilerin "abla" demeleri günlük bir ihtiyaç, bir ritüel. Abla demedikleri hafta işlerim ters gidiyor. Komik olan, geçen hafta lisedeki hademenin, bizi kaçmak isteyen öğrenciler sanıp çıkmamıza izin vermemesi. "Olmaz gidin hocanızdan izin alın" dedi. "Nasıl yani?" diye bakarken ordan diğer hademe (ki sabah "hop genşler nereye?" demişti) "Onlar stajyer öğretmen ya hohoho" diye böyle şakalar gülmeceler falan yaptı. Öf yani işte -_-

Hayatımdaki bu çok eğlenceli, adrenalini yüksek ve çılgın anlar dışında güzel olan tek şey, geçen hafta arkadaşlarımla gittiğim Yastık Adam'dı sanırım. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun son zamanlarda izlediğim en iyi oyunu bence. Murat Çidamlı ve Tolga Tekin'e kalbimin orta yerinden yanar dönerli bir meyve tabağı yolluyorum. Oyunun yazarı sevgili Martin Mcdonagh beyefendiye de izninizle yan masadan bir içki gönderiyorum. Her ne kadar İrfan Şahinbaş sahnesi ebesinin gözünde bir yerde olsa da sanırım bu sahneden başka bir yerde bu kadar etkileyici olmazdı. Hikayesi, oyuncuları, efektleri derken fazla başarılı bir şey çıkmış ortaya. Gitmeyen varsa mutlaka gitsin. Darılırım bak, hatrım kalır. 

20 Kasım 2011 Pazar

Kumpir Türkmüş


Bildiğiniz gibi Kızılderililer Türk. Sonra Yüzüklerin Efendisi'ndeki orclar Türk, Avatar'daki Naviler Türk. Hatta Edi ve Büdü de Türk. Ağaçtan doğduk, kurttan türedik, Ötüken'den girdik Orta dünyadan çıktık derken size Türklerin atasını açıklıyorum: Patates! Evet, meğerse kumpir de Türkmüş. 

Cuma gün dersten çıktık, oğluşum Berk dedi ki "Erasmuslu misafirlerim geliyor onları Aşti'den alalım." 1 Avusturyalı, 2 Macar; Doğu Anadolu turu yapmışlar. Ankara'da 1-2 gün kalıp Bursa'ya döneceklermiş. Çünkü Uludağ'da okuyorlarmış falan filan. Neyse biz onları almaya gittik. Karşımızda 1 Ankaragücü taraftarı, 1 Nedjima'da takılan rakçı genç, 1 tane de annesi Avusturyalı babası Türk görünümlü; 2 buçuktan 3 Türk vardı. Anladık ki Macarlar Türkmüş ve Avusturyalıların da yarısı Türk. Arkeoloji okudukları için Hatay'dan başlayıp Kars'a kadar gezip kazı yerlerini incelemişler. Tabii sadece bunlar olmamış; Diyarbakır'da çatışmanın ortasında kalmışlar, Kars'ta -15 derecede donmuşlar, Erzurum'dan bindikleri otobüsleri kaza yapmış ve biri koridorda 12 saat yol gitmek zorunda kalmış, yıkanamamışlar falan. Görüldüğü üzre bir Ege turu yapsalardı hayat daha güzel olabilirdi onlara. İdealistlik de bir yere kadar. Neyse bir şeyler yemeye gittik, siparişler verildi. Rockçı Şirin kumpir almıştı. Bir taraftan gezilerini anlatırlarken onun kumpiri eline alıp ısırdığını gördüm. Aynen yukarıdaki fotoğrafa yaptığım gibi bir görüntü oldu. "Dur yapma!" diye uyaramadım o an. Gülemedim de. Üzüldüm resmen.  Devam etseydi durdururdum ama neyse ki deneme yanılma yoluyla kendi buldu yenmeyeceğini.

Ben kumpiri de bir pizza, bir hamburger gibi herkesçe bilinen bir şey zannediyordum. Meğer değilmiş. Ve artık kumpir dendiğinde aklımıza sadece o ısırık gelecek. O yarım elips şeklindeki boşluk... 
Evet sevgili gönül dostları, satırlarıma burada son verirken; tarihte bugün köşemize minik bir not eklemek istiyorum: Bir Macar, kumpiri ısırarak yedi. şdlfgkhşlj:D

5 Kasım 2011 Cumartesi

Bayramı İlk Ben Kutladım


Benim yaklaşık 3 senedir sahip olduğum bir kistim var belimde. Vardı daha doğrusu. Hayatımdaki sayılı insan bilir onun varlığını. Zararsız, nevi şahsına münhasır, munis, hoş bir kistti o. 3 sene boyunca yemedim yedirdim, içmedim içirdim ben ona. Ama geçen hafta bir haller oldu ona. Büyüdü, acıdı, töbeestafurullah bir şey oldu. Doktor da "yarın onu ordan alalım" dedi. Peki bakalım ben onu vermek istiyor muyum? "Tatillerde Ankara'da kalmıyorum çiçeem" dedim. Pazarlıkla bayramdan sonraya anlaştık ve ben Ankara'yı terk ettim.  Ama urum tekmelemeye başladı beni, sancılarım sıklaştı. Sanırım çıkma vakti gelmişti. 

Ameliyat önlüğü giydirdiler bana, kafama boneyi taktılar, sedyeye yatırdılar. "Noluyoruz lan?! Annöee!" diye gerildim ben haliyle. Annem de elimi tuttu "Hiç korkma" dedi. Görüldüğü üzre dizi çektik biz orda iki dakikada. Beni soktular ameliyathaneye. Üzerimde yeşil örtü, çıplak ayaklarım gözüküyor uçtan, zaten ortam soğuk,  "üşüdüm haa!" diyecekken biri geldi yanıma. Bir baktım Kutsi! Yaz tatilinde sabah-öğle-akşam tok karna Doktorlar verirsen vatandaşa, bu olur tabii! Sonra neyse lokal anesteziyle başladılar beni kesmeye. Hiç Doktorlar'daki gibi nezih bir ortam yok öncelikle. Ameliyat olursanız hayal kırıklığına uğramayın diye söylüyorum size bunları. "Senin gözlerin lens mi?, Bak son sınıfmışsın, bekar doktorlarımız var himini kikir kikir" diyen bir hemşire var en başta ortamda. "Derine inmemiz lazım, ama şu taraftan tehlikeli olabilir" falan diye rahat rahat konuşuyorlar bir de kendi aralarında. Çünkü orda bilinci açık olan ben değilim, kestikleri bel de bir başkasının zaten. Neyse sonunda tamamen çıkardılar. Poposuna bir şaplak attılar ve kistim ciyaklamaya başladı. Nur topu gibi bir kist doğurmuştum. Doktor getirip gösterdi bana kistimi, tıpkı babası. Sonra hemşire estetik dikişle iz bırakmadan dikeceğine dair söz verdi bana. Bikinimin üstünde kalıyor çünkü orası. Ardından  "İz kalırsa da gider bir dövme yaptırırsın beline, çok güzel olur" dedi kadın. Akıl vereceğine işini düzgün yap di mi! Orda ameliyatı izleyen asistan doktor da onayladı "evet hoş olur" diye. Yani bunlar neyin kafasını yaşıyor, ameliyathanede gizli gizli ne kullanıyor bilmiyorum ama bir tuhaflar.

Özetle kurbanda Duygu'ya girilmişçesine kestiler beni canlar. Avrupa Birliği'ne bizi zor alırlar söyliyim, büyük barbarlık. Zaten yaptıkları uyuşturucu iğnelerin etkisi de geçti. Canım çok acıyor. Oturamıyorum, yatamıyorum, yürüyemiyorum. Gidin açları doyurun, giydirin, iyilik yapın ama Duyguları kesmeyin. Yazık :ı

27 Ekim 2011 Perşembe

Ablanız Kurban Olsun Size!


Türk olsa muhtemelen muhatap olmayacakları kişilerin, sırf yabancı diye götünden ayrılmayan insanlar var. Genelde seks açısından aç ülkelere has bir durum aslında bu. Hadi aç erkekler her Erasmuslu kızı şehir meydanına dikilmiş sebil sanıyor diyelim, kızlara ne oluyor benim merak ettiğim şey bu. Pazartesi günleri sabah 9'dan akşam 5'e kadar dersim var benim. Artık son saatte beyin ambele olduğundan, Rutkay Aziz konuşsa dinlemem yani. Servise bindim yan tarafta çirkin bir Erasmuslu kız (ama çirkin yani özür dilerim) ve etrafında 3 yerli kız oturuyor. Erasmusluyu sarmışlar böyle önlü arkalı, öndeki kızlar dizlerinin üzerinde durup tersten yolculuk yapıyorlar falan o derece. Önceki dönemlerde dilleri, lehçeleri falan öğrendiğimden bu duyduğum yeni dili hemen tanıdım. Kabızca! Sondan eklemeli bir dil olan Kabızca, 19. yüzyılda iki kola ayrılarak Tarzancanın doğu kolunu oluşturuyor.  Tarzanca hepimizin bildiği gibi el, kol, dudak, dil gibi çeşitli uzuvların yardımıyla ortaya çıkan bir dil. Kabızcada ise herhangi bir uzuv yok. Cümle bile yok aslında. Yüksek sesle ıkınma ve anlamadan bağırarak gülme var. Afrika'nın ilkel kabilelerinde de zaman zaman görülen Kabızca, işte en son bizim Bağlıca kampüsünde görüldü. Ve maalesef benim tarafımdan. 

Neyse, çarşamba günleri Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nde öğretmencilik oynamaya başladım ben bu dönem. Tam öğretmencilik değil aslında, arkaya oturup izliyoruz sadece. Esas öğretmenciliği ikinci dönem yapcaz. Zaten bizi öğretmenden sayan da yok orda. Hayır anlamadığım bizim oğlanlara "günaydın hocam"lar bilmem neler, bize de sadece "abla" sıfatı. Hizmetli bile kapıda onlara "hocam ders başladı isterseniz kantinde bekleyin" demiş. Aynı adam bize "genşler siz stajyer miydiniz?" diye sordu beğenmez beğenmez. Dersine girdiklerimiz 9. sınıf, küçükler daha. Sınıfa geçtik iki kız gelip tanıştı bizimle. "Şimdi biz size ne dicez? Abla mı dicez hocam mı? Mesela Duygu abla mı diyim, Duygu hocam mı diyim? Ne diyim?" Ebenin amını de mesela benim için hiç problem değil. "Hangisini demek istersen onu de" dedik. Zaten işsiz kalacağım için, ev kızı olcam ben abla da olur yani, sırıtmaz. Hem tipten dolayı sırf Duygu desen bile kurtarır kasma. Dersten çıkarken de bir oğlan "abla bir daha ne zaman gelceksiniz?" dedi. "Artık her çarşamba burdayız" dedim.  Sevindi. Apla kardeş yuvarlanıp gidiyoruz yani. Sonra aşk hayatları çok dolu dizgin bu liselilerin. Yakın iki arkadaş aynı oğlandan hoşlanıyor mesela. Oğlan sınıfın popüleri ve piçirik. Kızların ikisiyle de flört ediyor. İlk haftalar teneffüste bir kıza masaj yapıyordu, bu hafta öteki kızla şakalar, gülmeceler, nanaylar ninaylar... Biz de bakalım haftaya neler olcak, kızlar birbiriyle küsüşcek mi diye işimiz gücümüz yok onlarla eğleniyoruz, nabalım? 

11 Ekim 2011 Salı

Selim Ağbi



Fen-Edebiyat Fakültesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'yle aynı binada olduğu için grafikçilerle, mimarlarla ve kendini marjinal hisseden herkesle aynı havayı teneffüs ediyorum. Kimin hangi fakülteden olduğunu insan profiline bakarak anlayabilirsin. Şöyle ki, mavi şortunun altına kırmızı kilotlu çorap giyip saçını turuncuya boyayan bir kız hele de yüzüne yakışmayan kemik gözlüğünü taktıysa edebiyatçı olamaz mesela.  GSF'li olduğunu belli eder o bir şekilde. Çünkü marjinallik çirkin obje ve renkleri bir arada kullanmakla sağlanan bir şey. Neyse ama eğlenceli onlarla okumak. Hocaları falan da bizim hocalar gibi değil. Onlar da kendilerini belli ediyor. Mesela bir adam var; inanılmaz karizmatik. 40'lı yaşlarında, uzun boylu, fit. Dirsekleri yamalı ceketler giyer, kasketler takar, her zaman elinde kahvesi falan. Adam bildiğin kuuuğul yani. Ne hocası olduğunu bilmiyordum ama nerden baksan doçent olmasa bile bir Yard. Doç. vardır yani. (ÜDS yanılma payı) Yıllardır beğenirim ben kendisini. (Evet yaşım 16) Geçen gün büyüyünce mimar olacak bir arkadaşım kıl hocalarından bahsederken o adamı da sordum. "Öyle bir hocamız yok" dedi. 5 senedir gördüğüm koskoca adama! Sonra tarif ettirdi bana, ettim. "Haa o Selim abi ya" dedi. "Ne abisi be düzgün konuş!" dedim. O adama abi denemez, dense dense bey denir, hocam denir. "O hoca değil ya bizim bölüm sekreteri" dedi. "Hayır ya bölüm sekreteri değil o hoca. Biliyorum" dedim. Bizim Müge abla var mesela bölüm sekreteri o. Hiç tanımasam "bizim bölüm sekreteri" derim. Ama o adamı bölüm sergilerinde elinde şarapla gördüm ben. Hoca o. "Selim abi" olamaz yani. Tarif etti Selim abiyi. Bire bir uydu. Ama göz görmeyince inanmak istemiyor sanırım. Ben hala onun yard.doç. olduğunu düşündüm hep.

Bugün de ekle-sil'de yıllardır almadığımız zorunlu seçmeli güzel sanatlar dersini almak için uğraştık. "Zorunlu seçmeli" kavramını da hala kavrayamıyorum. Seçmeliyse adı, ister seçerim ister seçmem. Yok eğer zorunluysa zaten seçmeli olmaz. Mantıksal bir hata var. Her neyse Ahter hanımı bulabilmek için sekreterliğe soralım dedik. Aklıma hemen Selim abi geldi. İçeriye girip girmeme konusunda kararsız kaldım. Yılların havalı yard.doç'unu o masada görmeye hazır değildim. Umarım masada başkası vardır diye girdik içeri. Ama ordaydı. Başı da kalabalık böyle, telefonlara bakıyor bir taraftan. Nasıl üzüldüm. Bölüm sekreterliğini küçümsemek ya da beğenmemek değil benim burdaki derdim. Araştırma görevlisi dense de üzülürüm ben o adama. En az yardımcı doçent diyorum ya, nasıl havalı. Ama hala benim için asla bir Selim abi değil kendisi. Böyle Selim abi olmaz çünkü. Selim abi dediğin adamın bıyıkları olur mesela. Parmakları ve bıyığı nikotinden sararmış olur, kısa boylu ve hafif göbekli olur. Küçük parmağına çok isterse bir yüzük takabilir. Ama zaten Selim Bey o. "Selimciğim" bile bir derece ama asla abi değil. Eminim.

Öyle işte. Seçtiğimiz güzel sanatlar dersini beklerken merdivenlere oturduk. Oturacağımız sandalyeler yok çünkü, fakiriz. Ya da GSF olduğu için yoktur belki. Marjinallik var serde. Her neyse şimdi benim şöyle bir maruzatım vardı blög. Bir insan kilolu olabilir, yemeği çok seviyor olabilir, zayıf olmak istemiyor olabilir. "Kilolu insanlar hep çok neşelidir" mottosuyla gerçekten öyleymiş gibi de yapılabilir. "Ben kendimi çok seviyorum" diyebilir bu kişi. Ki sevmelidir de. Zaten hayat sevince güzel. Ama kalın bacaklarının %90'ını açıkta bırakan ultraekstrasüpermaksi mini etek veya şort giymek bir özgüven göstergesi olmamalı bence. Güzellik göstergesi hiç olmuyor da ondan diyorum özgüven diye. Tamam giymek istersin, özenirsin onu da anlarım ama olmuyor bacım. Gerçekten. Bir de altına Ugg giyiyorsun, bacakların daha da kalın gözüküyor. Yapma etme, günahtır.  Çok özendiysen git evinde giy.

Zaten o adam Selim abiymiş. Zaten geçen hafta giydiğim ayakkabılar ayağımın arkasını yara yaptı hala iyileşmedi canım acıyor. Yapma diyorum. Günahtır. 

22 Eylül 2011 Perşembe

İncir Reçeli Güzeldir Ama Yersen


Yolcu profili denen bir şey var. Mesela önemli bir kesimi üniversite öğrencileri oluşturuyor. Bunlar Uykusuz okurlar, Kamil Koç'un Rahat Hat'tında genelde tek kişilik koltukta giderler, kızlar çoğunlukla kızıl kıvırcık küt saçlı (arkası kısa önü uzun) , erkekler küpeli keçi sakallı falan olurlar. Bu kesim genellikle yazın Olympos, Çıralı, Kelebekler Vadisi gibi yerlerde tatil yapar. Eğer yanınıza düşerlerse tedirgin olmanıza gerek olmayan tiplerdir zira kulaklıkları takıp yolculuk boyunca ses çıkarmazlar. Mis gibi bir yolculuk partnerleridir.

Bir diğeri "çocuklarına ekstra bilet almayan anne" modelidir. Gayet pinti olan bu tip kadınlar için yolculuğun 2 saat ya da 8 saat oluşu fark etmez, çocuğu kucağında götürebileceğine inanmıştır çünkü. Mutlaka boş koltuk olur diye alınmayan biletler sonunda bir yerlerde patlar. Bu yaz aynı mantıkla tek bilet alan iki kadını yan yana otururken gördüm mesela. İkişer çocuklarıyla birlikte altı kişi gittiler iki tanecik koltukta. Bunlar da böyle bir profil.

Daha aklımda vardı bazı tipler ama bugün aşı olduğum için uyuşuğum sabahtan beri. Yazasım gelmedi onları. Bu arada bitti benim kuduz aşılarım nihayet. 1 hafta sonra içki içicem. 1 aydır sek Erikli içip durdum, bu kadarı kafi sanırım. Neyse görüldüğü üzre yolculuklar yaptım ben. Antalya'dan Ankara'ya geldim, ordan Zonguldak'a gittim dedemi anneannemi görmeye 1-2 gün, sonra yine geldim Ankara'ya falan bir sürü yol teptim. Bu yolları teperken film de izledim. Otobüsteki filmlerde İncir Reçeli varmış. Bu filmi de Facebook'ta o kadar çok yağladılar balladılar ki görmüşken izliyim bari dedim. Çünkü "incir reçeli güzeldir" diye iletiler mi yazılmadı, şarkılar mı paylaşılmadı, profil fotoğrafları mı yapılmadı film karelerinden... İnsan merak ediyor haliyle. Film için sadece şunu söyleyebilirim; götüm gibiydi. Kimse kusura bakmasın ama bir filmin içine bu kadar çok klişeyi sığdıramazsın yani, olmaz patlar bir yerde. Her sahnesi ayrı demode. Bir parçası eksik tamamlanmamış puzzle var ve o eksik parça son sahnede ölmek üzere olan kahramanın elinin içinde falan. Nasıl yaratıcı geçekten. Aşırı doz klişeden altın vuruşla ruhumu teslim edecektim ki Ankara'ya vardım neyse ki. 

Çok sevdiğim arkadaşım Hüsot evlendi ayrıca. Aslında onun için erken geldim ben Ankara'ya. Servisin arkasında dedikodu yaptığın, dalga geçtiğin, eğlendiğin insanı damatlık giymiş görünce garip oluyor insan. Kendimi de topuklu ayakkabıyla görünce garip oldum mesela. Ayağım 2 gün kramp girmiş gibi ağrıdı. İnsan anatomisine ters bir kere o ayakkabılar. Kadının toplumda gördüğü baskının ve şiddetin bir diğer dışa vurumu. Dikkat ettiyseniz "dışa vurum" gibi kelimeleri cümle içinde kullanarak toplumsal mesajlar gönderiyorum. Ah ne kadar marjinal ve de entellektüelim. Her neyse giyene saygım arttı özetle, zor iş. Elbise sonra... Daha giyer giymez krem damlattım eteğine, düğünde de ordövr tabağından domates döktüm üstüme. Alışmamış götte don durmuyor görüldüğü gibi. 

Hava durumuna bakacak olursak, muhtemelen Balkanlar'dan gelen serin havanın etkisindeyiz. Hava yarın Ankara'da yağmurlu ve 19 derece. Yanınıza hırkalarınızı ve şemsiyenizi almayı unutmayın.  Evet, ben geldim :*

11 Eylül 2011 Pazar

Diziler Başladıysa Okul Açılıyor Demektir


Bahçedeki melissaların açmasıyla "ohh mis gibi açalım camları da eve dolsun koku" derken alerjim pırtladı. Yine spreyler ve haplarla gayet seviyesiz bir ilişki içindeyim. Burnum zaten özerkliğini ilan etti 2 sene önce. Dış işlerinde bana bağlı olsa da, iç işlerinde ona karışamıyorum. Nefes ve koku alma organı olarak görmüyorum artık ben onu. Yüzümde bir aksesuar sadece. Burnum var mı var, işlevini karıştırmamak lazım. Artık o kadar sinirimi bozuyor ki bu dört mevsim tıkalı oluşu, suratımdan şöyle saat yönüne çevirerek koparasım geliyor. Kopardıktan sonra da gider bir okulun bahçesine gömerim. Büyüyünce okuyup adam olayım diye. Okumak demişken, cuma günü "lisans hayatımın son Ankara'sı"na gidiyorum canlar. "6 sene bitmez" dediler, bitiyor sanırım. Doğa ana da melissaları açtırarak "hadi bacım alerjin de var, sen git artık Ankara'ya" diyormuş, İlke öyle iddia ediyor.

Tarihin tekerrürden ibaret olduğu gibi bir gerçek var şu hayatta. Böyle lise sona geçmiş yurdum genci hislerine kapıldım yine. Seneye ne olacağıma dair her şey muallak. Ales'ten daha yüksek almam lazım, Üds var önümde, yüksek lisans mülakatları nasıl geçecek, kabul edilir miyim, asistanlık için kadro bulabilir miyim, edilmezsem ne yaparım, Kpss'ye de girerim o zaman, ama Bitlis'e gidecek halim yok,  Çalıkuşu Feride miyim lan ben!, kolejlere de başvururum olmadı, Ankara'da kalabilir miyim yoksa başka bir şehirde mi olurum, her şey ters giderse Antalya'ya dönerim, e peki burda ne yaparım?.... gibi hedeler hödöler şu güzelim beynimi meşgul etmeye başladı. Cüppeli kepli fotoğraflarıyla ışıl ışıl gülümseyen insanların fotoğraflarına bakmak beni ürkütüyor mesela. "Meleba vasıflı işsizler" diye selamlıyorum onları elimde olmadan. Bazen bunları sesli düşünüyorum, ebeveynlerim her ne olursa olsun yanımda olacaklarını belirten konuşmalar yapıyorlar, ama seneye pılımı pırtımı toplayıp evlerine yanlasam bu durumdan hoşlanmazlar sanırım dfgjkl:D Öf ne biliyim bir garip halet-i ruhiye işte anacım. Fazla düşünmemek lazım, her şeyi son haftalara sıkıştırıp bütün sınav ve araştırma ödevlerinin üstümüze abandığı anlarda bile "amaan su yolunu bulur akaar gider" diyerek onur öğrencisi olmuş insanım. Zira benim şu iki loplu güzel beynimi yoracak daha mühim meselelerim var. Birazdan bahçedeki kedilerin akşam mamalarını vermem lazım mesela. Bu arada bebek kediler çok tatlı oldu, fazla büyümeden sevmeye gelin. Öbdüm:*

6 Eylül 2011 Salı

Meleba Kaş Biz Geldik


Size böye düşük düşük pikselli fötölerle gelmek istemem. Tabii gönül ister "beni net arkamı flu" gösteren fotoğraflarla geleyim buraya. Ama bunu Kaş'a giderken telefonumla çektim. Ondan böyle düşük piksel. Ayfonum yok evet. Eskiden titreşim bile ohooo bir şeydi. Benim kameram da var pardon yani.

Ilgın ve Aslı hanımlar dediler ki "Hadi Kaş'a gidelim!" Ben zaten çok severim orayı, atladım hemen. Ama ben tam sezon, bayram, yer yoktur gibi şeyler düşünürken zaten dışarda sabahlayacağımız söylendi. "Olmadı bir plajda uyuruz yeaa" dediler. Böyle de cevval kızlar. Kuduz aşımın tarihini de ayarlayarak bayramın ilk gününe karar verdik. Sabah bir uyandım gök gürlüyor, yağmur yağıyor. Bütün bir yaz kavrulduk tek damla düşmedi, tam Kaş'a gideceğimiz gün böyle bir şakalar, komiklikler.. Hep Mikail <3

Sabah 8'de otogarda buluşcaktık ki öğlen orda olalım. Zira 4 saat sürüyor Antalya-Kaş arası. Ama yağmurun yağdığı yetmiyormuş gibi bayramın ilk günü diye otobüs ve dolmuşlar da geç başladı çalışmaya. Böyle töbeestafurullah bir yolculuğa başladık. Şimdi bir de Kaş sessiz sakin bir yer. 3 kız gidiyoruz oralara, gecenin bir vakti tenha diye biri bize tecavüz eder mi, bizi öldürür mü gibi düşüncelere gark olmuşken "Lan!" dedim bütün bunlar bir işaret mi? Sonra korku filmi için bile çok klişe şeyler olduğunu fark edip müzik dinleyip etrafı izlemeye başladım. Antalya-Kaş arası bence en güzel yolculuk mekanı. Her virajda ayrı bir deniz manzarası, ayrı bir "dikkat kaplumbağa çıkabilir!" tabelası. Minibüsteki tek kişilik koltukta böyle mutlu mutlu giderken sol kolumu yaslayacağım yerde bir ayak gördüm. "Ağzıma sokaydın" diye dönüp baktım ki bir Fransızmış. Fransız olduğunu belirtiyorum ki "biz hamamlarda yıkanırken onlar bok kokuyordu heeey" gibi bir diyalog olsun, şöyle boş boş havalara girelim falan. Onu ürkütmeden ve çaktırmadan fotoğrafını çekip rahatladım. Sonra sağıma dönüp yola bakarken sağ omzumun hizasında bir ayak daha gördüm. Bu ayak da adamın karısının ayağıydı. "Sanırım kusarsam şimdi kusarım, kusmazsam da uyarırım şunları" dedim ve kusmadım. Uyarmadım da. Kıçımı kımıldattım, arkama döndüm, adamla göz göze geldim, ayağına baktım falan derken beden diliyle hallettim diye düşünüyorum. Herhalde Fransa'nın dağından inip Antalya'ya düşmüşler tam emin değilim ben.

Yağan yağmur, rötarlı otobüs, Fransız manikürü derken biz Kaş'a vardık nihayet. Güneş de vardı mis gibi. Sonra insan vardı sürü gibi. Sessiz sakin Kaş değildi orası. Başka bir yerdi. Ama bayramda oralara gidip de kalabalıktan şikayet edecek insanlar değildik neyse ki. Yüzdük eğlendik. Ailesiyle tatile çıkan Merve de eşlik etti bize şahane oldu. Akşam Kaş'ın meşhur duvarında insanlar dizi dizi, Mavi Bar tıklım tıklım. Duvarla Mavi arasında şuursuzca ayakta dikilen insanlar.. Baktığında ufacık bir sokakta sadece tıkış tepiş insanlar görüyorsun. Mantık nedir anlayamıyorsun. Mütemadiyen bira içip ayakta dikiliyorlar çünkü. Devinim yok, stabil. Tek hareket çişe gitmek olabilir. Sonra baktım tüm Facebook camiası ordaymış Ankara'dan, İstanbul'dan. "Aa şu da burda! Aa bu da burda!" diye bakarken Mehmet Turgut ve Gonca Vuslateri'yi gördüm. Mehmet Turgut'un kucağında oturmasa tanımazdım ama kızı. Çünkü ben onu kucakta tanıdım. Ve o tıkış tepiş yerde bile adamın kucağında oturuyorsa anladım ki o kızı küçükken çok kucağa alıştırmışlar. Sonra saat gece 3 oldu, 4 oldu. Nerde benim bayat korku filmi senaryolarım, nerde bu insan yığını. Bir de 50 yaş üstü, Fedon tenli Kaş'ın yerel amcaları var. Sanıyorlar ki hala gençler, hala 20li yaşlarındaki kızlarla flört edebilirler. Kıyamam :ı 

Ilgın'ın ordan Ayça diye bir arkadaşı bizimleydi hep. Hatta akşam besledi bizi, sabaha karşı evinin terasında misafir etti. Çok şey yaptı bize. Evleri de fazla güzeldi. Çoook eski bir Kaş evi, hatta Cumhuriyet'ten eski. Bahçesinde hamak, terasından Meis manzarası... Daha fazla hava atmak istemiyorum. Çok güzel 2 gün geçirdik kısaca. Evinin kapısını kilitlemeden uyuduğun bir yerde yaşamak oldukça ütopik. Şehirli insanın pek idrak edebileceği bir şey değil. Gereğinden fazla huzurlu. Çok Kaş.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Very Big Cat


Ben kedileri severdim, kediler de beni severdi. Sevgimiz saygımız karşılıklıydı. Gördüğüm yerde gıdılarını severdim. Keyiften gırgırgır yapıp dururlardı. Üstünden pireler atlayan yavru kedileri evde temizleyip onlara kalacakları evler bulurdum. Sonradan alerjik astım diye bir şeyim çıktı ve onlara yaklaşmam yasaklandı. "Açık havada bir şey olmaz" dedim dışarlarda sevmeye devam ettim. Final haftasında bahçede ders çalışırken içtiğim sütü paylaştım, restoranda yediğim tavuğu verdim. Kısacası yemedim yedirdim, içmedim içirdim ben bu piçlere. 

Apartman bahçesinde yaşayan kedilere komşu muamelesi yaptım. Bebekleri olduğunda altın taktım. "Bebişler nerde bebişler?" dediğimde annenin sadece "miyav" demediğini biliyordum ben. Çünkü onların sadece "miyav" dediğine inanmak çok güçtü. Adam yerine koydum ben onları! Peki onlar ne yaptı? Beni ısırdı.

Sabah ben denize giderken bahçe kapısının önünde sevdim onu. O benim bacaklarıma süründü, gırrladı mırladı falan gayet düzgün giden bir ilişkimiz vardı. Birden ne oldu, neden yaptı bilmiyorum hart diye ısırdı elimi. "Hooşt!" dedim olmadı haliyle. Baktım elim kanıyor, eve dönüp sabunla yıkadım sonra Pürel sürdüm antibakteriyel hödösü diye. Çok da çaktırmıyorum çünkü annem beni ne zaman kedi severken görse "allerjiiieeee" diye ciyaklıyor, bir de ısırdı kanattı desem hanımefendi çizgisinden kayıp çirkefleşebilir. Ki o çizgiden kaydı da.. "Kudururdun kudurmazdın" derken 2 günü geride bıraktık. Apartmanda beslenen bir kedi olduğu için çok önemsemedim ben. Ama kedi dünden beri bir garip. Yerinden kalkmıyor, karnı kasılıp duruyor falan. "Neyin var lan korkutma beni!" diyorum "miyav" diyor. Bu "miyav" o "miyav" değil biliyorum. Aşısı sahibi de yok diye annemin iteklemesiyle doktora gittik bugün.

"Hangi kolunu az kullanıyorsun?" dedi hemşire. Sağ kolumu uzattım bir solak olarak. Önce tetanoz aşısı yaptılar. Sonra "Kuduz servisi" diye bir yere yönlendirdiler. Öyle bir servis varmış, çok trajik. Orda bana 2 tane allerji iğnesi yaptılar, sonra kedinin ısırdığı yere 2 tane serum iğnesi yaptılar. Serum diyince koluma efendi gibi takıcaklar sandım meğer kocaman bir iğneyle enjekte ediyorlarmış. Ama böyle acı yok yani, nasıl yandı anlatamam. Babam "Resmen ağladın" diyor ama o sırada gözüme toz kaçtı sanırım. Zira bir iğneye ağlayacak insan değilim ben! Sonra aynı koluma geri kalan serumu cortlattılar. Sol koluma da nihayetinde kuduz aşısını yaptılar ve 7 iğneyle günü sonlandırdım. 5 iğne yedikten sonra sağ kolumu orda bıraktım ben zaten, hissetmiyorum kendisini. Şu an ona kol demek imkansız. Bir de aşı karnesi verdiler bana. 22 Eylül'e kadar belirli aralıklarla aşı olmaya gitcem. Hatta gitmezsem polis yakama yapışacakmış dfgjkl:D Gerçekten. "Son aşı tarihinde Ankara'da olcam yalnız ben" dediğimde  burda imza verip aşımı orda olacağımı belirtmezsem polislerin beni arayıp peşime düşeceği söylendi. Evet açıklıyorum; The Walking Dead'in ikinci sezonunda ben varım. Zombilerin ardından konsepti "kedi ısırığı, tırmığı" olarak değiştirdik. Şimdi hikaye söyle; kedi ısırığından sonra dolunaylarda kediye dönüşüyorum. Ardından Adnan Oktar'la Gece Sohbetleri programına konuk olup, hoca efendiyle çeşitli kedili sohbetler ediyoruz. Böyle leş gibi bir senaryo yani.

Böyleyken böyle. Bugün yediğim yedi iğne ve daha da yiyeceğim kuduz aşıları sebebiyle, kedilerle olan "in a relationship" durumumu "single" olarak değiştiriyorum. Bye for now cats. 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Dün Bir Kediyle Ciddi Düşündüm


Kadim dostlarım Pınar ve Görkem'le dün Şirinler'i izledik. Gişedeki kadının "3 yetişkin 3D gözlüğü veriyorum" dediğindeki manayı salona girdiğimizde anladık.  Zira hep küçük çocuklar ve ebeveynleri vardı. Çocukların çığlık çığlığa kahkaha attıkları yerde biz susup çocuklara baktık, bizim güldüğümüz yerde çocuklar susup bize baktı. Böyle farklı şeylere eğlenerek gül gibi geçinip gittik. Bizim komünist Şirinler resmen kapitalist oldu, I <3 NY yazılı donlar giydiler falan. Güzel olmuş ama. Eğlendik biz.
Muhtemelen gelen çocuklar korkmasın diye "Şirin özü çıkartmak" işini Gargamel'e saç sakal keserek, soğanla ağlatıp göz yaşlarını alarak yaptırmışlar. Oysa o Şirin Baba'yı alıp ümüüünü sıkması lazımdı, biraz gay olmuş. Ama final sahnesinde görüntü ve sese abanmaları, birkaç çocuğu korkudan ağlatarak, ebeveynleriyle salonu terketmelerine neden oldu. Kısacası gitmediyseniz gidin yani. Çocukları hiç sevmiyor olmama rağmen filmin yanında onlara da çok güldüm ben. O kadar para veriyorsunuz sonuçta filme, etinden sütünden faydalanın.

Akşam da biz yemeğimizi yedikten sonra yanımıza Şirinler gibi 3 elma büyüklüğünde bir yavru kedi geldi. Hatta o 2 elma büyüklüğünde bile olabilirdi. Pınar'ın rahmetli kedisi peyniri çok sevdiği için peynir istedik masaya. Anam bir peynir tabağı geldi böyle yanarlı dönerli. Zaten sırf daha fazla para almak için yemeğimin yanına süs diye otu çöpü sokan yerden bunu beklemem lazımdı. Gelen tabağı görünce önce birbirimize baktık, sonra kediye baktık. İşin kötüsü kedi o kadar çeşit peynirden birini bile yemedi. "Lan oğlum o kadar masrafa soktun bizi yesene!" dedik, hatta ben abartıp "bak uçak geliyoo" diye başlayıp zorla burnunu tıkayıp ağzına sokmaya çalıştım ama o benim yere düşen baharatlı patates kızartmamı tercih etti. Görkem de peynirler boşa gitmesin diye şarap istedi. Kısacası ocağımıza incir ağacı dikti kedi. Sonra yanımdaki sandalyeye geldi, çantamla oynadı, elbisemin eteğiyle oynadı, üstüne uyudu falan derken biz birbirimize aşık olduk. Onun o kadar güvenini kazanıp yanımda uyumasını izledikten sonra da hunharca terk ettim onu, ayrıldık. "Sorun sende değil bebeğim bende" dedim o benim arkamdan bakarken. "Sen çok iyisin, benden daha iyilerini hak ediyorsun" dedim. Çünkü yıllar önce eve bir kedi getirdiğim zaman annem o kapıyı yüzüme çarpmıştı. Böyle hoş olmayan şeyleri bir daha yaşamak istemedim.  Ve bir ilişkinin daha böyle sonuna geldik.

Sonra Görkem bizi evlerimize bıraktı. Eğer operacı bir arkadaşının arabasına biniyorsan, o arabada opera çalar ve sana operaların hikayelerini anlatan, sanatçılar hakkında bilgiler veren biri olur. "Seviyem çok yükseldi şu an, sanırım bir süre Kral TV açıp bu seviyeyi düşürmek için uğraşmam lazım" diye düşünürken bizim eve geldik zaten. Bahçe kapısından girdim, apartmanın kapısından girdim ve araba öyle hareket etti. Biz böyle gördük yani yıllardır. Erkek-kız ayrımı yapmıyorum burda. Ben bindirdiysem otobüse, dolmuşa ararım ardından "vardın mı?" diye. Ya da bıraktıysam, kapıdan içeri girmesini beklerim. Aksi şaşırtıyor beni. Böyle yani, arkadaş iyidir. Öbdüm:*

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Meleba En'ler Ben Geldim


Bir anda tıklanmalara başladım, izleyici sayım pırt pırt artmaya başladı. Dedim ki "leleroloyor! Popi miyim lan ben?"
Meğer popi falan değilmişim aslında ve herkesin popisi kendineymiş. Ben güzel bir mim konusu diye düşündüm bu seferkini. Çünkü birkaç tane blög okuyorum ben sadece, öyle yeni sekmeler açıp blöglerden blöglere sekmiyorum. Bilmediğim bloggerları bu sayede bırkalamış oldum.  Kısacası bana bunlarla gelin yani. 
Evet gelelim benim ödül törenime. Az blog okuduğum için ödülü onlar arasında paylaştırcam. Öyle dudak bükmeler, "okumuyorum o zamağn!"lar istemiyorum. Şimdilik A4 kağıtları kıvırıp kurdeleyle bağladım ama asıl ödüllerinizi sonra vercem sevgili yazarlarım. 

En İyi Tasarıma Sahip Blogger: Ona dikkat etmedim hiç. Ama okurken gözümü yormayan blogger  en iyi tasarıma sahiptir bana göre. 

En Güncel Blogger: Gözümün Seyir Defteri , Mia


En Çok Bilgilendiren Blogger: Okuduklarımın hiçbirinden bilgilenmiyorum. Çünkü çok bilgili insanlar olsak makale falan yazardık blög yazmak yerine. Ya da okuduklarımın hepsinden ayrı ayrı bilgileniyorum diye de yazabilirdim. Bakış açısı gardiş. Ama benimki ilki.

En Çok Eleştiren Blogger: Günlük Zırvalamalar

En Çok Kendini Anlatan Blogger: (Burda en çok okurken kendimi bulduğum olarak mı değerlendiricem, yoksa yazısında kendinden bahseden olarak mı bilemediğimden, en çok kendinden bahseden olarak yazıyorum) Mystery, Mia

En Akıcı Yazan Blogger: Aydedeye Havlayan

En Aşık Blogger: Mystery

En Çok Güldüren Blogger: Atgotten, Sözün Bittiği Yer , bayan mikrop

En Bayık Blogger, En Ağlak Blogger, En Kötü Yazan Ama 224095789 Takipçisinin Neden Olduğunu Anlayamadığım Blogger diye seçenekleri arttırmak mümkün ama rencide edici ve küçük düşürücü olmak yasakmış.

Öbdüm o zaman. Dets ol kids. Finiş.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hanım Getir Islak Sopamı


Şu hayatta hiçbir şeyden çekmedim yakın erkek arkadaşlarımın sevgililerinden çektiğim kadar. Tabii tanıştıktan sonra en az arkadaşlarım kadar samimi olduğum çok cici kızlar da var hayatımda, iyi ki de varlar ama tahmin edersiniz ki o şeker insanlar üzerine yazılmış bir blög değil bu. 

Kavak Yelleri gibi 10 senedir süren ve dolayısıyla adam ve yaratıcılık eksikliğinden onun buna, bunun şuna, şunun da bana kaydığı bir dizi olduğu için, "kanka ayağı göt ayağı" diyip tetikte oluyor insanlar anladığım kadarıyla. Çok yakın arkadaş olup sonradan sevgili olanlar yok mu? Tabii ki var. Sevgilin zaten en yakın arkadaşındır, falandır filandır ama Duygu E. Tarihi'ni açıp okuduğunuz takdirde tek bir sevgili göremezsiniz önceden kankam olan. Olmaz yani bibiğim, ilk anda kalbimin bir ters bir düz takla atması lazım birine karşı niyeti bozmam için. Zaten niyeti bozuk başlarım ben olaya öyle bir şey olursa, hiç "dostum" ayağı çekmem yani. Bu zamana kadar aramızda bir şey olsa olurdu hem, çünkü biliyorsun ki senden önce de ben vardım bacım. Hatta senden önceki sevgilileri varken de vardım. Hı gelirim 45 yaşıma, bakarım kalbimin parende atacağı kişi kalmamış etrafta, canım artık yalnız kalmak istemiyor falan; işte o zaman boşta adam kaldıysa "en azından bildik kişi yabancı değil" diyip mantık birlikteliği yapabilirim. Ama daha "just 23" pardon yani.

Geçen sene, sırf gerizekalı arkadaşım ve gerizekalı sevgilisi yüzünden yaklaşık 10 senelik gerizekalı arkadaşımı kaybettim ben. Böyle durumlarda "en gerizekalı kim?" mini yarışmasında hep arkadaşlarım birinci oluyor. Çünkü bu konularda ben kızlardan çok arkadaşlarıma kızıyorum. Mesela birkaç tane yıllardır görüştüğüm dostum var ve Joaquin Cortes gelse tek laf etme cesaretini bulamaz bana onlar hakkında. Bırrp derim, çüüşşş derim. Yularını çeker durdururum yani. Ama durduramayan durduramıyor. Durduramayanlar da umarım sonsuza kadar beraber kalıp ayrılmazlar ve hatta evlenip kendileri gibi gerizekalılar dünyaya getirirler. Aksi halde yarın öbür gün sevgililerinden ayrılıp "Naber yhaa hayırsız hiç arayıp sormuyorsun ehiehi" diye yanıma geldiklerinde muhattap olarak kıçımı bulacaklar karşılarında.

14 Ağustos 2011 Pazar

Hepsi Çocuğum Gibi


Yeşil eriğim Mia mimiklemiş beni.
Miminto konusu: "Çok beğendiğiniz, izlemekten asla sıkılmayacağınızı düşündüğünüz 3 filmi (üçlemeler üç film olarak sayılacaktır), neden bu kadar beğendiğinizi de açıklayarak yazın."

Mim değil sanki bana final sorusu. Şimdi 3 film denilince gerildim biraz. Çünkü  ilk 2'yi hemen söyleyebiliyorum ama üçüncüye hangisini yazmalıyım bilemiyorum. Birini yazsam öteki küscek. Hoş olmayacak. Albüm tanıtımı yapan şarkıcıya, en başarılı şarkısı sorulduğunda "5 parmağın 5'i de bir mi? Hepsi çocuğum gibi" der ya, onun gibi. Hem diyelim ki Yüzüklerin Efendisi'ni yazmak istiyorum, başka film yazamıcam falan hoş mu? Ayrıca neden bu kadar beğendiğimi de açıklayamayabilirim sanırım. Gönül bu sevgili mim sahibi, konduğu yerin otluk mu dutluk mu olduğuyla alakalı, engel olamıyorsun neticede. Neyse bakalım.

Enlerimin baş köşesinde Luc Besson imzalı "Leon" oturuyor. Benim başyapıtım işte bu film. Çok etkilendiğim bir filmi layıkıyla anlatamayacağımı düşünüyorum ama şunu söyleyebilirim; Jean Reno ve Natalie Portman'ı o filmle dondurdum ben mesela. Mathilda hiç büyümedi, hep aynı kaldı.
Geçen sene bir kez daha izledim. Ve Natalie Portman'a bir kez daha hayran oldum. 12-13 yaşındasın sen lan! Bakışlardaki o masumiyet, o hırs, o öfke, o aşk, o hede o hödö ne! Jean Reno zaten Leon'u oynamamış, Leon'un kendisi olmuş. İnanılmaz oyuncuların, diyalogların ve müziklerin olduğu inanılmaz bir film bence.
Dramsa dram, aksiyonsa aksiyon, aşksa aşk. Bu filmi "sübyancılık" diye nitelendirenleri ıslak sopayla dövesim, vücutlarında iz çıkartasım gelir. Çünkü onların aşkı kadar masumunu izlemedim ben.

İkinci sıramda Pedro Almadovar'ın "Todo Sobre Mi Madre" (Annem Hakkında Her Şey)  filmi var. Ben zaten muhafazakar bir Pedro Almadovar izleyicisiyim. Normalde çok absürd karşılayacağımız şeyleri öyle bir anlatıyor, öyle bir yaşatıyor ki sanki hergün sokakta o insanları görüyormuşçasına olağan karşılıyor insan. Bir travestiye, kendinden büyük memelere sahip olduğu halde aşık olup, aidsli olduğunu bile bile çocuğunu dahi doğurur bir kadın. Ve sen de çok normalmiş gibi izlersin gayet. Pedro çünkü. Yapar.

Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere. Biliyorum ki bunu yazdığımda Hable Con Ella, Once, Vengo, The Silence of the Lambs, Old Boy hatta  The Shining bile küsüp bir kenara oturacak. Bunun sorumlusu ben değilim. Bu mimi "3 film" diye sınırlandıran kişi suçlu! Ama sanırım Wong Kar Wai'nin filmi "2046" yı yazmak zorundayım. Yani onu yazmasam elbet birini yazmak zorundaydım. Üzgünüm :ı
"Love is all a matter of timing. It's no good meeting the right person too soon or too late. If I'd lived in another time or place, my story might have had a very different ending." diye bir şey deniyor. Boru olmasa gerek. 

Bu da bu yazının şarkısı olsun. Öberim:*

11 Ağustos 2011 Perşembe

Uzağı da Yakını da Odamıza Sokan Sensin


Şu küçük ve nispeten sevimliyken dizilerde oynayan çocukların yıllar sonra en çirkin halleriyle ekranlara geri dönmeleri kadar üzücü bir şey yok. Bu halayın başını Sinem Kobal çekiyor mesela. Hayır geldi 30 yaşına hala çirkin. Ne zaman serpilip güzelleşecek diye sabırla bekliyoruz bakalım. Sonra efendime söyliyim elimizde bir başka örnek olarak Havuç var. Çocuk "yakışıklı değil  ama sempatik" bile değil yani. Üzücü :ı  Gün gelip öyle bir zaman geçecek ki, Osman bile karşımıza en sevimsiz haliyle çıkacak mesela. Ben en çok ona dertleniyorum.
Kanalları geçerken Sihirli Annem'i gördüm. Dizi resmen yeniden başlamış tüm çirkin ergenlerle birlikte. Evdeki kuzenimden dolayı sanırım bu algıda seçicilik. Ergen görünce hemen irkiliyorum.

Yazın da bütün dizilerin tekrarı var sanırım. Ama insan Behsat Ç.'yi sıkıştırıverir bir yere. O dizi güzelmiş ya lan. Annem izlerken final sahnesine şahit olduğumdan beri neden bir sene boyunca bu diziyi hiç izlememiş olduğumu sorguluyorum sürekli. Gerçi yurtta kaldığım için kışın televizyon izlemiyorum zaten. Ama biraz sabır örneği gösterip 23509440 kızın ellerinde çekirdekleriyle yorum yapa yapa dizi izledikleri televizyon salonuna giderdim belki. Gerçi yok lan gitmezdim. Kadınlar hamamı gibi, nefesim daralıyor benim onların arasında. Acaba internetten mi izlesem diye düşünüyorum ama o kadar da abartmak istemiyorum. Erdal Beşikçioğlu'nun oyununa bilet bulabilsem yeter bana. Zira 2 senedir Bir Delinin Hatıra Defteri'ne bilet bulabilmek için İlke'yle kıçımızı yırttık adeta. Bir de dizisi çıktığından beri hiç mümkün olmadı bu. Gişeler sabah 10'da açılıyor, internet satışları 10 geçe başlıyor. Biz saat 10'da f5'e basmaya başladığımız halde 10 geçe karşımıza; "dolu koltuk sayısı 100, boş koltuk sayısı 0" diye bir manzara çıkıyor. Bu neyin kafası, nasıl bir tiyatro aşkı, naayak yani? Otopark mafyası gibi koltuk mafyası mı var ne var Ankara'da hiçbir fikrim yok. Ama şu aralar televizyon çok açık bizde. Az kapansa iyi olabilir. Öbdüm :*

8 Ağustos 2011 Pazartesi

2 ve 3'ü Yan Yana Yazdığınızda 23 Oluyor. Çok Tuhaf.


Anne, baba, ortada çocuk; önlerinde mumları yanan bir pasta ve her sene itinayla aynısı çekilen fotoğrafın ardından bir doğum günümü daha geride bıraktım. Önümde de 3 tane mum vardı. Niye yani? Hem 5 yaşımdan sonra yaşım kadar mum üfleyemedim şu hayatta. Üzücü :/ Zaten yaz çocuğu olduğum için öyle okuldan insanlarla yaşım kadar mum üflemeler, efendime söyliyim yihuuu'lar falan olmadı hiç. Var olan arkadaşlarım genelde tatilde oldu. Ben de anne-baba-çocuk konseptini hiç bozmadım. Önceden muhabbet kuşumuz da olurdu doğum günlerimde, iki öterdi şenlendirirdi. Son 2 senedir muhabbet kuşum da yok. Gerçi bu sene ilk defa sevdiğim birkaç arkadaşım burdaydı ve geceyi Rus vodkası eşliğinde bitirdik. Eyoldu kanımca.

Samimiyet derecesine göre; telefonla arama, telefona mesaj atma, Facebook'tan mesaj atma, duvara yazma ve son olarak da "hiçbiri" seçeneğiyle elimizde çeşitli paket programlarımız var. Karşılıklı sevgi alışverişi, hepsine ayrı ayrı cevap vermeler falan hoş şeyler tabii bunlar. Ama bir kere kimseye cevap vermeyip, günün sonunda Facebook'ta "Doğum günümü kutlayan kutlamayan herkese çooook teşekkür ederim :))))99dokuz" gibi bir şey yazıp tepkileri ölçmek istiyorum. Gerçi kutlamayanlara niye teşekkür edildiğini anlamıyorum hala. Kutlamayan benim götümü yesin mesela. Evet bunu yazabilirim birgün.

Bu sene ana-baba-çocuk paketimize, "Erdem Pansiyon" sponsorluğunda dayım, yengem ve ergen kuzenim de dahil oldu. Pastanın etrafında onlarla da fotoğrafımız var, panik yok. Ama ergen bir kuzen ciddi anlamda panik sebebi bence. Bir de ayak fetişisti bu çocuk. Benimle konuşurken gözleri sürekli ayaklarıma kayıyor. "Duygu abla ayakların ne kadar güzel senin yhaa. Ayakların.. O parmakların..." Bana zorla bu Antalya sıcağında çorap giydirtecek bu çocuk. Sonra garip bir ısrarı var.
-Film izleyelim mi Duygu abla?
-Hayır.
Üzerinden 10-15 dakika falan geçer.
-Film mi izlesek?
-Hayır.
Üzerinden 5 dakika geçer.
-Hadi film izleyelim.
-Hayır.
-Şu ayak parmaklarına bi bak yaa çok tatlı ehiehi
-Ebenin amı artık ama!

Öyle işte canlar ciğerler. Bu çocuk bir beden terbiyesi, bir ömür törpüsü. Herkes ana baba olmamalı derken boşuna demiyorum. Böyle çocuğum olsa cami avlusuna falan bırakırım ben, ya da karakol kapısına koyarım. Evlat olsa sevilmez yani.

Ayrıca kendi mutsuzluğunu karşısındakinin üstüne başına bulaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan insanları bundan sonra bırakın hayatıma sokmayı, gördüğüm yerde onlardan koşarak uzaklaşıcam. Bu da tek maddelik 23. yaş manifestom olsun.
Öberim :*

4 Ağustos 2011 Perşembe

Ağlama Bacım. Cips Var, Yer misin?


Fon müziğinde Emre Aydın çalan ağlak bloglardan nefret ediyorum. Zaten hayat enerjisi anında düşebilen bir yapıya sahibim, kendi derdimi unutup bir de onlar için üzülüyorum. O yüzden açıyorum sayfayı, bakıyorum fonda emreaydıngripinmodelıssızadam var (yani çalmasa da sen okurken duyuyorsun o sesleri zaten) hemen kapatıyorum. Belli acın var ama benim de içim şişiyor bacım. Zaten o blogu da ben okuyım diye açmadığın için darılmaca gücenmece olmuyor diye düşünüyorum. Bazılarını merak edip okuyorum mesela. Çekirdek gibi "başladım bitiriyim" diyorum. Sonra pişman oluyorum. Aslında her yazının başında "aşk acısı", "edebiyat yaptım çok yer yandı", "laf sokuyorum", "dünyayı kurtarıyorum",  "futbol" falan gibi başlıklar olsa, biz de ona göre seçim hakkımızı kullansak güzel olurdu, en azından sürprizlerle karşılaşmazdık.

Tamam kabul etmek lazım sevgiliden ayrılmak kötü bir şey ama arkadaşından ayrıldıysan asıl o zaman sen boku yemişsin, ben sana söyliyim bacım. (Yasal uyarı: Mesela burda hafiften yumuşamış olan Seyirci inceden konuya girmeye başlayacak gibi.) Gerçi fuck buddy değilseniz zaten arkadaşındır aynı zamanda ama beninlenpoleniğinegirme. İnsan çünkü öpmeyi koklamayı değil de en çok konuşmayı özlüyor. Bir daha konuşsanız bile o konuşmaların eskisi gibi olmayacağını bilirsin ama özlersin yine de. Eh tamam öpüp koklamayı da özlersin tabii ama konuşmak apayrı. Hele koku hafızası diye bir şey var ki düşman başına. Sırf onun parfümünü sıkıyor diye sınıftan bir çocuğun zırt pırt yanına oturursun falan hoş değil. Ama ne demiştik konuşma önemli. Öyle konuştuğunuz şeylerin çok mühim şeyler olması gerekmiyor. Şöminenin yanında kırmızı şarap yudumlarken bilimden, sanattan, siyasetten bahsedip; ülkeyi, evreni, insanlığı sorgulamıyorsunuz sürekli belki, ama kendinize göre mühim şeyleri kurtardığınız kesin. En yakınına bile bazen anlatmadığın şeyleri ona anlatırsın, aileni dökersin, içini dökersin.. (derken bu blogda da Model'den bir milyonuncu kez Değmesin Ellerimiz çalmaya başlar) Tamam uzatmıcam. Özlemek diyorum yani, kötü. Ama çok abartmayın. Öbdüm:*

1 Ağustos 2011 Pazartesi

In a relationship with Jr. Carrier


Beni beslemek için 22-26 derecede, güneş gören, az biraz nemli öyle dudak kurutmayan bir ortama götürmeniz lazım. Yağmuru sevmiyorum. Zaten yürümeyi de beceremediğim için paçalarım hep çamur oluyor, pis bir şey. Sonra bulaşık suyu gibi bir gök yüzü içimi gemici düğümü yapıp bırakıyor, depresyona meyilli garip bir insan oluyorum. Kışın soğuğu da sevmem ayrıca. Ellerim ve ayaklarım siyasi parti kurup, özerkliklerini ilan ediyorlar çünkü. Isıtamıyorum bir türlü. Sıcağı ise hiç sevmiyorum sanırım. Leş gibi bir şey. Hele nemden nefret ediyorum. "bad-worse-the worst" yani. (meleba ben ÜDS'ye gircem.) Hiç efor sarf etmeden oturuyorum ki daha fazla terlemiyim. Miskin Araplar'a bu mevsimlerde hak vermek zorunda kalıyorum zorla. STV'deki Ayna programının "Küçük Acun" u gelse bizim eve hiç yabancılık çekmez halimize. Gerçi çeker lan. Ona soğuk bir su ikram ederiz biz, malum hava çok sıcak ve su kaybı fazla. Ama o içmez. "Antalya'da oruç tutmak valilik tarafından yasaklandı senin haberin yok mu?" deriz ama ikna edemeyiz. Sonra bana sıcakta gelenler gelir iyice ve "Peki inandığın tanrı sana akıl vermiş kullan diye. Vücuduna zarar vermek günah değil mi?" diyip bıdırdarım. Bu laflarımın sonucu olarak da mezun olduktan sonra işsiz kalırım, babamı Silivri'ye yollarlar, annem dul kalır falan hoş olmaz. Hem onu bunu boşverin siz su için. Günahlarınızın hepsini benim hesabıma yazarız, ben kartla geçerim merak etmeyin. Kızmayın da bana, hep sizi düşündüğümden. Lütfen.

Ayrıca tekrar bir genel seçim yapılsın, ben oyumu kesinlikle klimaya vercem. Willis Haviland Carrier zamanında başbakan olsaydı, şeker gibi bir ülke olurduk. Torunları falan varsa burdan yetkililere sesleniyorum. Soyadıma bir "Carrier" eklemekten gurur duyarım. Gayet ciddi düşünüyorum o aileyle. "Büyük dedem klimayı icad etti" lafından daha havalı bir şey varsa, o da "Ben onun torunuyla evlendim"dir. Bu kadar net konuşuyorum. Benim bu dünyaya bir faydam yok, bari olmuş olan zeki insanlarla hava atayım.

Sonra Google+ 'ta bir hesap var bana ait. Ne varmış acaba diye girdik baktık, bir nane de yokmuş. Hiçbir zaman Facebook'un yerini alamayacak bir oluşum. Coca Cola'nın yanında tutunmaya çalışan Le-Cola gibi. Kot pantolonunun altına parmak arası terlik giymiş erkeğin, paçasıyla terliği arasında gözüken çıplak ayak mesafesi gibi; üzücü, tedirgin edici. Belki Ali Ağaoğlu'nun tabiriyle "Çok şey bir şey"dir ama ben muhafazakarım bu konuda. Geçmişime ve alışkanlıklarıma bağlıyım. Bir de "çevre" diye bir zıkkım var burda. Tanımadığım insanların çevrelerinde gözüküyorum. Çok incelemedim, nasıl çıkarım oralardan bilmiyorum ama beni "Emre Kabartaş" diye bir cisim çevresine eklemiş mesela. Soyadı garip bir kere. Kabaran bir şey var adeta. Adam Facebook'ta "pablik figür"müş. Kendimi nasıl özel, nasıl selebriti hissettim anlatamam. "Ben sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum" diye ünlenmiş bir lafın vücut bulmuş hali Google+. Tuhaf.

24 Temmuz 2011 Pazar

Ben de Godot'yu Beklerim. Stabil. Böyle.


Bir süredir seninle ilgilenmiyorum blög. Çünkü İlke bize geldi ve bana bir detoks programı hazırladı. İnternet detoksu. Kibrit kutusu kadar Facebook yiyorum mesela. Bazı profiller, un, tuz, şeker gibi yasak, girmiyorum onlara. Müzik ve blog serbest ama gün içinde denizdi, gezmeydi derken yoruluyorum onlara da bakamıyorum zaten. Sıkı bir diyet bu anlayacağın. Ama sonucu ne olur bilemiyorum. Her yaz çıkan "Sibel Can diyeti" gibi bir şey çünkü. Ortada da Sibel Can gibi "koskoca" bir gerçek varken gerisi boş zaten. Hangi diyet yani? Bunu sorarlar adama. Ama hevesini kaçırmıyorum arkadaşımın. O bana yaşam koçluğu yapmaktan memnun çünkü.

Babam hala yok bu arada. 2 günlüğüne diye gitmişti oysa. Dede ve babanne hastalıkları bahane edilip aslında boşandıklarını ve bunu benden gizlediklerini düşünmeye başladım artık. "Anne babası boşanmış sorunlu ergenler gibi olcam" diye ortalarda gezerken, "30 yaşından sonra ergen olunmaz" diye annemden tokat gibi cevaplar geliyor. Annemin dili papuç kadar blög hiç bahsetmiş miydim? Ona çekme ihtimalim çok yüksek yani. "Ne 30'u be! 22 yıl, 11 ay, 18 gün" diye düzeltiyorum gerçi. Bu arada onca detayı doğum günümde bir güzellik yap diye veriyorum blög. 6 Ağustos'ta bana Godot'yu getir mesela. Beklediğimize değsin. Bir işe yara di mi?

O değil de Amy Winehouse da öldü ya lan. Yıllar önce Attila İlhan'ın bir programı vardı televizyonda. "Yakında ölür bu adam." demiştim ve 1 hafta içinde ölmüştü. Kanal 7'deki Üçüncü Boyut türü bir programa çıksam çıkarım yani. Nur topu gibi kızım. Babam da bana gizli bir öfke duyup, "şom ağzına.." biber süreyim gibi hislere kapılmıştı. Amy Winehouse için de herkesin hemen hemen aynı öfkeyi hissettiğini sanıyorum. "Ölür yakında diye ben demiştim" cümlesini kurmayan varsa ek süre veriyorum, bu süre içinde kurabilir. İstanbul'a geldiğinde mutlaka konserine gitmek isteyip, gelseydi de gitmeyecek bir kitlenin içindeydim. Amy Winehouse fanı olmadım hiçbir zaman ama son konserindeki görüntülerin, birinin leş hallerine bakıp "tü kaka" derken mastürbe hazlar duyan insanlar tarafından paylaşılmasından da rahatsız oldum. Amy de her insan gibi yiyip içtiği gibi sıçabiliyordu sonuçta. Ve sıçtı da. Ha şimdi tutup Amy Winehouse videoları paylaşmam ama Hıncal Uluç tiplilerin su testilerine küfür edebilirim. Gerçi içimden ederim kimseyle polemiğe girmem. Zaten Facebook rejimindeyim.

Bu sıralar içimde gökkuşakları çarpışıp, kalbim bir ters bir düz taklalar atmıyor blög. İç dünyam Justin Bieber tipli bir ergen. Ağzının orta yerine çakmak istiyorum ama ana yüreği dayanmıyor. Haliyle enseye şaplak göte parmak yazılar yazamıyorum. Hoş bu tarz yazılar yazmak için zorlamıyorum kendimi zaten. Halet-i ruhiyeme göre gelişine sallıyorum ben. "Bu blogun konsepti bu gardaş. Bir başladıysan öyle devam edecen" diye bıyık buran bir adam oturmuyor kapının girişinde. Konsepti belirlemek benim elimde sonuçta. Hatta konseptin kendisi benim. Yazılarımı okuyan, tanıdığım arkadaşlarım dışında; beni hiç tanımayan, minnak bir okuyucu kitlem var. Ve bu çekirdek aile kıvamındaki grubun varlığı beni mutlu edip, gelen yorumlar sırtımdaki tam kaşınan yeri bulup kaşısa da, bu blogu sadece yazmak için yazdığımı hatırlatıp "gülüyoduk eyiydi, son yazılarını hiç sevmedim, eskisi gibi yazsana eğlendirsene" tarzı yorumları görmezden gelerek sildiğimi  belirtmek istiyorum. Oldu olacak fındık fıstık da atın amk.
Hadi "İsmini Vermek İstemeyen Duygu" luğumu bozmayıp öbüyorum sizleri ben yine de :*

17 Temmuz 2011 Pazar

Güzelsin


Bu bir kenarda dursun. Unutmamak için buraya not alıyorum. Evet kesinlikle bir Massive Attack-Angel değil, ama bunun da kafası güzel kabul edin.
Bunları biriktirip boncuklardan kuş, sigara paketlerinden çerçeve, kibritlerden ev falan yapıcam. İleriye dönük var bazı projelerim sana anlatacak değilim blög. Anlatsam Pucca olurdum ve gazetede bir köşem olurdu alskdf :D Ama yok. So, öbdüm:*

14 Temmuz 2011 Perşembe

Bir Yerlerde Birileri Falan Filanken


Bir yerlerde birileri çok mutlu şu an. Küçükken atarinin silahıyla vurduğumuz ördekler gibi insanları avladıkları için. Yine bir yerlerde birileri acıyı öyle derinde hissediyor ki boğazında, kalbinde, içinde... Nefesini kesiyor o acı.
Bir yerlerde birileri ellerini sinekler gibi ovuşturup olanları seyrediyor memnuniyetle. Daha fazla silah üretiyor, daha fazla cebi doluyor böylece. Bir nevi doğru orantı, basit bir matematik işlemi.
Bir yerlerde birileri hazırlanıp, çiçek kokulu hafif parfümünü sıkıyor dışarı çıkmadan önce. Teni bronz.. Ve aynı yerde birileri eve dönüyor artık, kokusu ter. Teni amele yanığı.
Bir yerlerde birileri dürüstlükten bahsederken, son kurduğu zincirleme yalan tamlamasını sunuyor karşısındakine. Ve yine bir yerlerde birileri inanmasa da sırf inanmak istediği için inanıyor yine. Ve son olmayacak biliyor. 
Bir yerlerde birileri flört ediyor. Kendini nasıl afilli cümlelerle karşısındakine beğendirebileceğinin hesaplarını yaparken kalbi çarpıyor minik minik. Başka yerlerde birileri son konuşmalarını yaptı demin. İlişki durumları "single" oldu. "in a relationship" yaptıklarında "like" yapan arkadaşları şimdi sessizce bekliyor. Ve o kişilerin kalbi çarpıyor kırık kırık.
Bir yerlerde birileri aşkla sevişiyor şu an. Sevdiği insanın kokusunu çekiyor içine, huzurlu. Yine bir yerlerde birileriyse bedenini satıyor. Belki parasını bile alamadan orada dövülüp bırakılacak. Bilemiyor, tedirgin.
Bir yerlerde birileri ciğerine ilk okjijeni çekti ve onun yakmasıyla ağlamaya başladı. Annesi bitkin ama mutlu. Ve bir yerlerde birileri son kez aldı oksijenini, veremedi.
Son zamanlarda en sevdiğim söz sanırım, hayat ne tuhaf vapurlar falan...

Yüz Bin Baloncuk Yutulur mu?


Plaj röntgenciliği bir ata sporudur. Turnuvası falan yapılsa altın madalyayla ülkemizin göğsünü kabartacak bir kulvar olduğunu düşünüyorum. Hatta güneş gözlüklerini de takıp, plajda güneşlenenleri gizli gizli kesmeyeni geçen gördüm sokakta dövüyorlardı. Tabii bir de bunu alenen yapıp insanları rahatsız eden danalar var. Onlar tamamen konu dışı. Ben edebiyle etrafı çaktırmadan izleyenlerden bahsediyorum. Hatta bu tiplerin suratı denize doğru bakıyormuş gibi gözükürken, gözlüğü kaldırsan bir göz anyaya öteki göz Konya'ya kaymıştır. Ama şöyle uzaktan baktığında kimseyi rahatsız etmeyen şeker gibi insanlardır. Bu sınıfa annemle ben de dahiliz aslında. Ruslar özellikle ilgi alanımız. "dana" sıfatı bana pek gitmez şimdi, blög de benim. Dolayısıyla olayı şeker meker diyerek yumuşatmaya çalışıyorum sadece.

Bir de su altı röntgenciliği var. Röntgencilerin içinde en çakalları bunlar. Çünkü "dana" sıfatına nail olan röntgenciler genellikle yüzme konusunda çok başarılı olmadıkları için ayaklarının yerden kesildiği alanlarda huzur bulabilirsiniz. Onlar kıyıya paralel takılırlar, deve güreşi yaparlar, suya yeni girecek arkadaşlarına su sıçratarak böyle bir şakalar efendime söyliyim eğlenceler falan yaparlar. Su altı röntgencileri ise iyi yüzücüler olup, siz iplere kadar yüzmüşken yanınızdan sinsice zırt diye geçebilirler. Tabii bu sırada bir deve kuşundan farksız olduklarından haberleri yoktur. Çünkü kafalarının nereye dönük olduğu gayet açık görülmektedir. Balıkları izliyormuş gibi önünüzden fıydırırken bir anda kafası size döner. Suyun içi de kontrolsüz alan. Hadi plajda yatarken oranı buranı düzeltirsin sıkıntı olmaz ama suyun içinde olup bitenlerden çok haberdar olmuyorsun. Tedirgin ediyor haliyle. Tam o sırada aklıma gelen yapılması gereken bazı şeyler var aslında. Fotoğraftaki hanım kızımız gibi 100 bin baloncuk yapmak geçiyor içimden bazı bazı. Ama bu öyle bir durum ki, biri size inceden inceye laf sokuyordur mesela. Siz de o da bunu biliyorsunuzdur ama "hey dostum canın cehenneme senin derdin ne haa!" dediğiniz zaman "ben sana mı söylüyorum beeğ! Sen niye üstüne alınıyorsun şizofren! Kendini niye bu kadar önemli hissediyorsun kiiğ?!" gibi gayet çamur bir cevap alabilirsiniz. Hakkınızı savunurken ne şizofren olmadığınız kalır, ne narsist. Bu da biraz öyle bir durum. Onun tacizine kendi taciz methodumla karşılık vereyim derken mahallemizin plajında osuruklu olarak nam salmak istemem. Ben bu konuyu bir düşüncem ama yine de.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Akrep Nalan & Fedon Fan Club


Ne zaman su içerken bardaktan deniz kokusu almaya başlıyorum, anlıyorum ki Ankara'dan sıkılmışım. Antalya'ya dönünce geçiyor o bardak kokusu. Ve ne zaman Fedon'la Akrep Nalan'a böyle salça oluyorum, anlıyorum ki benim canım Bodrum çekiyor. Bu da tam o anlardan biri mesela.

Bu fotoğraftan da anlaşıldığı üzre boş işlerle uğraşıyorum çünkü sıkılıyorum blög. Ben de isterim Antalya'nın çılgın gece hayatında bir elimde fişşnevodkaa fişşnevodkaa dıpçıslamayı, gündüzleri köpük partilerinde fingirdemeyi.. Yok lan istemem. Ondan şu saatte burda blög yazıyorum zaten. Ayrıca çoğu arkadaşım yaz okulunda, bir kısmı başka başka yerlerde. Burda olan bir Emir kaldı ki o da şu an muhtemelen Marmaris'te sevdiceğiyle aşna fişne yapıyordur. Elleşmiyorum. Ama ben kararımı verdim, seneye son senemde kasıp kesinlikle yaz okuluna kalmayı planlıyorum. Gereği neyse yapıcam yani. Ankara çok şen temmuz ayında ben onu biliyorum yıllardır.

Sabahları kalkabilirsem yüzüp, plajdaki Rus kadınlara bakıyorum ben de. Erkekleri leş çünkü. Yani nasıl olur da böyle güzel annelerden doğan erkekler bu kadar çirkin olur aklım almıyor. Sandalet içi çorap ne ayrıca? Tipin çirkin hadi neyse de ruhun da çirkin pis herif! "Bari kitap okumalı" dedim ve Tutunamayanlar'a başladım ama tutunamıyorum nedense. Beşinci sayfadan sonra derin bir uykuya dalıyorum her seferinde. Bir de trompete başlamıştım ya, bıraktım ben onu dfgjkl :D Trompet çalmak gerçekten baş döndürücü bir şeymiş. Nefes bu yetmeyebiliyor. Ayrıca üst dudağım şişmeye başladı, "çok bastırırsan meme yapar dudağın" dedi babam da. Ben de öh be dedim bıraktım. Zira benim memem bana yetiyor bir meme daha çekemem.

Benim de tek umudum haftaya bize teşrif edecek olan meyt'im İlke. "İstediğin zaman gel diyorsun da ben özel davet beklerim" dedi. Cambridge Düşesi Kate Middleton sanki bana. Ben de geçen yaz Bodrum'da sevgili panpişlerim Fedon ve Akrep Nalan'la olan fotoğrafımızı alıp, İlke'nin şuh gafasını monte ettim paintle. "Benimki belli ama senin kafan çok gerçekçi olmuş lan ahahah" dedi bana. Zaten ekleme olanın sadece onun kafası olduğunu izah etmeye çalıştım ama "Kendi de inandı yaptığı şeye" dedi. İnanırsak olur bence. Hatta çok zorlarsak Akrep Nalan ve Fedon bile bu pozu bizimle verdiklerine inanabilir. Bizden başka bu kadar seven yoktur zaten. Galp. 
Haftaya ya biz Bodrum'a gidicez ya da Akrep'le Fedon bize gelecek. Biz tatil yaparken siz de bunu dinleyin o zaman :*

8 Temmuz 2011 Cuma

Mimintolar


Öncelikle panpişlerim, beni vakti zamanında sevgili Aylin ve Mia mimlemişti. Lakin yazarım nasılsa diye o mimleri ötelerken konularını unuttum ben. Zira ben Bahçeli'nin en işlek saatinde cüzdanımı atm'nin önünde bırakıp giden, dolmuşta cep telefonumun kucağımda olduğunu unutup oturduğum yerden kalkıp inen bir insanım. Boş zamanlarımda leylayım yani. Gerçi dolu zamanlarımda da  öyleyim ama kamufle etmeye çalışıyorum. Hoş görün siz de. He diyin geçin.

Her neyse geçmişe bir sünger çekerek unutmadan yeni mimintonun konusuna gelelim. Mim bahane Mia şahane çünkü. Konu: Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız neyi kurtarırsınız?

Bu mim konularını ilk kim ortaya atıyor bilmiyorum ama burdan o arkadaşa sesleniyorum. Seni ıslak sopayla döverim! Biraz yaratıcılık yani litfen.

Neyse aklıma ilk laptopum geliyor. Soğutucusu da usb ile bağlı olduğu için bence tek parça kabul edebiliriz. Antalya sıcak bilinni ondan. Mesela ben ıssız adaya düşsem de laptopumu götürürüm yanımda. Diğer mim konusu için o arkadaşın ufkunu açıyorum sadece dfgjkl :D Kablosuz internet yoksa da soliter var. Açar onu oynarım. Eski fotoğraflara bakarım. Cebime flashdiskimi çaktırmadan sıkıştırmışsam, çok zorlarsam film bile izlerim. Şarjım bitince de uyurken üstüme çekerim onu, kıvrılırız bir kenara. Karnımın üstünde bilgisayar yokken kendimi çıplak hissediyorum çünkü.

Film demişken, babamla bir süre aynı il sınırları içinde bulunmayacak olmamızdan kelli, annemle "parlement sinema kuşağı"nı yaşatmaya karar verdik. Her akşam bir film izlicez fikrimizden dönmezsek. Ama annemle film izlemek biraz zor. Ne zaman bir sevişme sahnesi çıksa önce bir sessizlik oluyor. O sırada göz ucuyla bana baktığını hissediyorum ben, gülesim geliyor ama tutuyorum kendimi. Hafif kıçını kımıldatma hareketi yapıyor sanki rahat edememiş de yerini düzeltirmiş gibi. Sonra hafifçe boğazını temizleyip burnunu çekiyor. Baktı 1-2 dakikanın üzerinde bir sahne oldu bu, sesler yükseldi falan bu sefer de töbe töbe diyip kikirdemeye başlıyor. Bu hareketlerin hepsi bir ritüel, yapılma sıraları belli. Birini atlasa döngü bozulur, doğru olmaz. "Anne benim yaşımdayken neler karıştırdığını biliyorum. Bu neyin tribi?" dediğimde de "Ne biliyim" diyor. Bu akşam da ağızdan öpmeli bir film açıcam, eğiticem onu.
Oldu o zaman. Görüşürük yine.

5 Temmuz 2011 Salı

Ey em key


Eğer mirasyedi değilsen ya da çok zengin bir ailenin çocuğu olarak götüne ilk şaplağı yemediysen hastanede, şu hayatta para kazanmak için yapmak zorunda olduğun bazı şeyler var. Yaptığın işten zevk alırsın almazsın onu tartışmıyorum ama ister seve seve, ister seke seke yapıyorsun bir şekilde. Ama bazı insanlar var, "Öyle çalışma saatin yok. Dolgun bir ücret vericez sana. Altına bir araba verelim, kucağına da bir laptop. Senin işin gezip, Facebook'ta insanların fotoğraflarına like yapmak olsun. Lütfen bunu doğru yap olur mu?" deseniz bile o işi doğru düzgün yapamaz. Like yerine share seçeneğine falan tıklar. Üstüne şikayet edecek bir yığın şey bulur işinin zorluğuyla ilgili. Ve sen şaşırırsın tek yapması gereken şeyi yapamıyor olmasına. 

Bizim evin yanındaki kuaför öyle biri mesela. Beceriksiz kadının tek yapması gereken işini doğru düzgün yapması ama o yapmıyor. Kuaförlük öyle kolay bir iş değildir. Erkekler bilmez bu tür işleri ama eğer biri seni "kuaförüm" olarak isimlendirdiyse sen artık onun diş fırçası gibisindir. Başkalarının diş fırçalarını nasıl kullanmıyorsak, başka kuaförlere de gitmeyiz. Hal ve hareketlerine dikkat etmelisin yani. Kaldı ki millettin toynaklarını kesmek, nasırlarını temizlemek, ağda yapmak öyle herkesin yapabileceği türden de bir şey değil. Ama madem bu işten para kazanıyorsun hakkını ver di mi? Sosyal sorumluluk projesi kapsamında gönüllü olarak oturtmadılar seni oraya. Mesleğin dışında absürd isteklerle de gelen yok. Tutup "Gel de bana bir kese atıver" demiyorum sana ben. İstediğin saç modelini hiçbir zaman yapmayıp kendi istediği şekilde seni kelaynak kuşuna çeviren kuaförlerden hiç bahsetmiyorum. Onlar bambaşka bir blög konusu. Ben güzellikten ziyade bakımla ilgili kısmına öfkeliyim ve 3. derece yanığım şu an. Kaltak -_-

3 Temmuz 2011 Pazar

Sakız Kafası da Güzelmiş


Bir sürü amcam ve dayım mevcut. Hepsinin en az 1 tane çocuğu olsa -ki çoğunun 2 çocuğu var- bir ton da kuzenim var benim. Ama fazla mal göz çıkarmaz hesabı; annemin kuzenleri olsun, İlke'nin kuzenleri olsun bağrıma basarım genelde, kuzenperver biriyim.

İçlerinden bir tanesinin ismi Tufan. İsmimi vermek istemediğim halde kütüğüme kadar tüm bilgilerimi verdiğim için bu bilgiyi vermekte de bir sakınca görmüyorum. Geçen akşam "ah bu şarkıların gözü kör olsun" konseptli bir konuşma sırasında konu döndü dolaştı sakızlara geldi. Mini Cooper kazanmak için "First Sensetion Sence Neli?" sayfasına "Pril'li" diyerek tahminimi yazmıştım ben Facebook'ta. Ben öyle dediğimden beri o da çok sevmesine rağmen ne zaman çiğnese Pril tadı alır olmuş sakızdan. Bilinçaltı diye bir şey yok aslında, tamamen realite bu. Neyse Big Bubble mı döver First Sensetion mu? yarışında Big Bubble'ın reis olduğu konusunda hemfikirdik neyse ki. Ama o, Big Bubble'ın mazide hoş bir seda olarak kaldığını zannediyormuş. Oysa hala var. Hatta kutuda draje şeklinde çıkmış. Ben de aldım 2 kutu Big Bubble, kargoya gittim. Gidene kadar 1 paketini ben açıp çiğnedim gerçi. Kaldı 1 kutu sakız. Evet matematiğim çok iyidir daha önce mutlaka söylemişimdir. Şimdi elimdeki minicik 1 kutu sakızı kargo çalışanlarına göstermek istemedim haliyle. "Şeey şu kadar bir paket gönderecektim ama.." diye girdim konuya ben. "Şu kadar ne?" dedi kadın. Bir şey uyduramadım "Bu mesela." dedim. Baktı şöyle; "Sakız?" dedi. "Evet" dedim hergün kargoyla sakız gönderirmişçesine. Küçük paketlerle başka bir arkadaş ilgileniyormuş ona yönlendirdi beni. Orda da insanlar bekliyor, kalabalık bir ortam. Yine sakız yolladığımı gizlemeye çalışarak "Bu kadar bir paket göndercektim" dedim. Adam sordu tabii ne yollayacağımı. "Hof tamam sakız gönderiyorum!" diye cümle aleme duyurdum artık. Sırada bekleyen insanlar baktı. Yanımdaki kadın töbe töbe çekti. "Nerde yaşıyordu göndereceğiniz kişi?" dedi adam. "İzmit" dedim. "Orda yok muymuş sakız?" diye sordu. İlk başta dalga geçerken hafiften işkillenmeye başladı sonlara doğru. "Var ya da yok. İstersem 1 tane kürdan yollarım sana ne!" denmiyor tabii. Sorgusuna devam etti sonra "Özel bir sakız mı?" dedi, ardından "Paket açık mı?" diye sordu. Tedirginliği biz hissettik. Uyuşturucu kaçakçısı halim de yok oysa ama adam işkillendi yapacak bir şey yok. "Yok yok açılmadı paket" dedim biraz motive ettim adamı. Ama sonra düşündüm gerçekten mantıklı iş. Burdan uyuşturucu kaçakçılarına sesleniyorum; kargo şirketine biraz temiz suratlı birini yollayarak sakız kutusu içinde mal taşınabilir. Evet.

Neticesinde 1 kutu sakızımızı yolladık. Babam "50 kuruşluk sakızı 7 liraya mal ettin kutlarım" diyerek çok duygusal bir tebrik konuşması hazırlamış bana sağolsun. Kargoda da bir alkış bir kıyamet... Konfetiler patladı, çiçekler verildi. Çalışanlarla hatıra fotoğrafı çekildi falan..

Böyleyken böyle blög. Bu resimle de ben biraz oynadım müsadenle. Ha ot, ha sakız kafası sonuçta. Ayrıca saygılar Bob, ver bir alt duduş. Öberim:*

28 Haziran 2011 Salı

Bir Louis Armstrong Kolay Yetişmiyii


"Baban çok sert adamdır senin şimdi ya. Evde iştimaya falan çıkıyor musunuz? Asker ya hani ehiehi" gibi söylenen laflara "Dizi ve filmlerde ağlar aslında o." karşılığını vermemin tek nedeni olarak babamın trompet çalmasını görüyorum. "Silahı da var vurur valla erkekleri heey" gibi laflara ise "İlk aşkımı annemden önce babama anlatmıştım." karşılığını vermemi de evet yine trompet çalmasına bağlıyorum. Müzik törpülüyor galiba insanı. "Asker ve müzisyen nalaka?" sorularına "bandocu asker" cevabını da en az "Nasıl 6 yıl senin okulun ya? Tıp mübarek ehiehi" sorusuna cevap verdiğim kadar vermişimdir. Bir de trompeti trampet zannedip "Haa lisede ben de boru trampet takımındaydım ehiehi" diye konuşanlara bir bu kadar daha gerçekleri anlatmaya çalışmışımdır. Görüldüğü üzre gayet sabır taşı bir insanım.

Ve ben de bu sabır örneğini sanat platformuna taşımaya karar verdim. Aslında bu kararı daha küçükken vermiştim ama babam muhtemelen beni kendine güçlü bir rakip olarak gördüğü için, buna zamanında "Dudakların ezilir boşver" diyerek engel olmaya çalışmıştı. Ama güneşi balçıkla sıvayamazsın sevgili babacığım. Gün gelir ve o güneş parlar, engel olamazsın yani. Yarından itibaren babamın trompetçi bir arkadaşından ders almaya başlıyorum. "Trompetçi bir babanın kızına bir başkasının trompet öğretmesi biraz garip." dese de babam, hepimiz biliyoruz ki babadan ve kocadan hoca olmaz.

Zamanında iki tekerlekli bisiklete binmeyi babamdan öğrenme gibi bir tecrübe yaşamıştım. İkinci güne geldiğimizde artık bütün lojmandaki insanlar balkonlardan üzülen gözlerle bana bakıyordu. Böyle bir platformda romantik trompetçi yok çünkü karşımızda. Hötöt asker bir baba var. Dolayısıyla konuşma, yürüme gibi neyse ki bir şekilde kendiliğinden öğrenilen şeylerden sonra babamdan öğrendiğim ilk ve son "ebiliti"dir pisiklet. Daha sonraki eğitim öğretim hayatımıza ne biliyim; yalan söylememek, kibar olmak, siyaset, edebiyat gibi konularda tatlı dille başarabileceğimiz şekilde devam ettik. Psiko-motor davranış türü aktivitelerden uzak durduk. Gül gibi geçinip gittik.

"Gitar virtüözü olcam" hayaliyle ailesine gitar aldıran her ergen gibi zamanında ben de aldırmıştım bir gitar. Ve ilk haftada "Parmaklarım acıdı be!" diyip dolabın üstüne süs olarak koymuştum. Şimdi dolabın üstünde bile durmuyor artık o, nerde bilmiyorum. Ama bak trompeti elime alıp çok üflemişliğim var. "Sanatçı olacağım küçüklüğümden belliymiş. Saç fırçalarını mikrofon yapıp ayna karşısında şarkı söylerdim." diyen şarkıcılar gibi ben de bu örneği verebilirim mesela. Gerçi ses çıkarabiliyordum ama o sesler bir Louis Armstrong değildi haliyle. Şimdi 3 aylık hızlandırılmış bir eğitimle Louis Armstrong olmaya gidiyorum canlar. Sıkılmayıp, "dudaklarım acıdı be!" demeden bu işi başarırsam geldiğimde bir çağrı atarım. Öbdüm.

26 Haziran 2011 Pazar

Religious Views: Hamam Böceği

 
Sokakta gördüğüm kedi köpek dahil olmak üzere hayvanları genel anlamda severim ben. Hatta Ankara'dayken ters dönüp bacak sallayan hamam böceklerini belki Gregor Samsa'dır diye düzeltip arkalarından el sallamışlığım var. Öyle hayvanlarla kafayı yemiş biri olduğumdan değil ama hamam böceklerine ayrı bir saygım var ondan. Neticede kafasız 9 gün, hiçbir şey yemeden de 1 ay yaşayabilen canlılar. Pardon yani.

Ankara'dakiler normal böcek ebatlarındalar ama Antalya'dakiler sıcağın ve nemin etkisiyle böceklikten çıkmış artık. Biz burda böcek diyemiyoruz onlara pek. Belki kuş, bilemiyorum. En az yarım kilo çeker tanesi. Geçen yıllarda oturmuş tv izlerken duvarda  gördüm bunlardan bir tanesini. Somutlarsak sigara paketi kadar var burdakiler. Tedirgin ediyor haliyle. Terlikle vurmaya kalksam o kitininden çıkan çıtırtıya dayanamayıp tansiyonumun düşeceğini biliyorum. Sonra içinden çıkan o püremsi şeyi duvardan temizlerken de kendimden geçebilirim. O yüzden bu seçeneği eledim. Böcek ilacı bakındım o telaşla göremedim. Nasılsa içinde alkol var diye oda spreyi sıktım üstüne. (Cinyıs bu kız) Ama benim onu sıkmamla yaratık uçmaya başladı. Öyle de bodoslama uçuyor ki çat diye alnımın ortasına çarpabilir. Nihayetinde kondu bir yere, ben de aldım elektrik süpürgesini ve işimi onunla halletmeye karar verdim. Çıkardım ucunu, çıktım koltuğun üstüne bekliyorum. Baktım olmuyor biraz daha yaklaştırdım ama  dayı kımıldamıyor. Acaba makine mi bozuk diye elimi koydum hüüp hüp çekiyor gayet. Anladım ki güçlü bir rakiple karşı karşıyayım. Süpürgeyi ittim, yarısına kadar girdi böcek içine ama antenleri bile oynamıyor. Adam cool. Yani sapla ekmek bıçağını sırtına, o yürümeye devam eder, polemiğe girmez. En sonunda "sen mi büyüksün ben mi büyüğüm!" dedim ve tabii ki ben büyüktüm ve yendim piçi. Tabii o makinenin içinde kaç milyon yumurtasını bırakıp, kaç bin tane oldular hiç bilmiyorum. Ev de, makine de benim değildi sorgulamadım o yüzden.

Ama sorgulamakta fayda olabilir. Zira bir dişi bir milyonun üstünde yumurta bırakıyormuş yaşarken. Ve hamam böceklerinin yüz yıllardır evrim geçirmeden bu günlere geldiğini, üstüne radyasyondan da etkilenmediklerini göz önüne alırsak, bu üreme hızıyla günün birinde dünyayı ele geçirmeleri çok da şaşırtıcı olmaz. Ve küresel ısınmayla iyice kıllanıp büyümüş olan bu dayılar eminim ki bizi yenerler. 1'e 10 veriyorum ben. O yüzden herkes safını şimdiden seçsin. Ben seçtim. Görüşürük.