11 Mart 2014 Salı

Berkin


Bugün bir çocuk öldü. Aylardır belki uyanır diye beklediğimiz, her ekmek alışımızda içimizi sızlatan, gece yattığımızda onun uyuduğunu aklımızdan çıkarmadığımız bir çocuk... Aslında ekmek almak için mi yoksa eylem için mi dışarı çıktığı çok da önemli olmayan küçücük bir çocuk... Meydanlarda içimiz acıya acıya "Abdullah, Ethem, Mehmet, Mustafa, Ali İsmail ölümsüzdür!" diye bağırdığımız ama biz ne kadar bağırsak da tıpkı ağabeyleri gibi bir çocuk öldü bugün. Öldürüldü.
Umut olmuştu Berkin, "Hadi oğlum, uyan artık!" dedik hep. Sanki uyansa değişecekti her şey. "Berkin bile uyandı, hiç umutsuzluğa kapılmayalım." diyecektik. 
Bu seneye kadar Türkçe Olimpiyatları adı altında adeta Fethullah Gülen'in alternatif "23 Nisan"ına peşkeş çekenlere, "Deniz aşırıdan selamlar getirdik!" diye Ankara'nın Bağları'nı söyleyen Etiyopyalı çocukla oynayıp Mısırlı kızın ölümüne sahte gözyaşı dökenlere haykıracaktı Berkin "Ben de çocuğum ve uyandım artık! Hiç suçum yokken gaz kapsülü atanlara, onlara o emri veren sana ve tüm pisliklerine rağmen sana oy veren bu insanlara inat uyandım!" diyecekti. 
Hırstan ve nefretten salyalar saça saça meydanlarda haykıran, meydanlarda da kalmayıp bilgisayarımıza, yatak odamıza kadar giren, göz göre göre hırsızlık yapan katillere karşı dimdik duracaktı o kapkara kaşlı güzel çocuk. Bütün ekmekler ona bedava olacaktı. Uçurmaya çalıştığı ve muhtemelen uçuramadığı o minik uçurtmasını alıp en afillisini yapacaktık beraber. Uçuracaktık en yükseklere. Olmadı. 
Uyanmadı Berkin. Boğazımızdaki bir diğer yumru oldu. 
Hayatımın sonuna kadar içimde büyük bir acı, tıpkı ağabeyleri gibi. 
Gitti. 
16 kilo kalmış minicik bir kuş uçtu bugün umutlarımızla birlikte. 
Güle güle çocuk. 

4 Ocak 2014 Cumartesi

Nihat?

Geçen gün Tunalı'da pasajda dolanırken bir sahaf gördüm. "O sahaf" değildi ama artık gördüğüm her sahafta aynı hissi yaşıyorum. İçeriden bir Nihat Genç çıkıp parmağını gözüme soka soka "Aha, işte o salak!" diye bağırıp etrafındakilere gösterecekmiş gibi geliyor. Sahafların önünden geçerken içeriye şöyle bir göz atıyorum acaba orada mı diye. 
Ben öyle Issız Adam'daki kız gibi sahaflarda gezip o kitaplardan "yaşanmışlık" koklayan biri değilim. İçinden çıkacak olan küçük notlar, zamanı geçmiş sinema biletleri falan sadece filmlerde oluyor zaten. Ben hiç denk gelmedim öyle bir şeye. Almam gereken bir şey olursa parama kıyamadığım zaman gidiyorum genelde sahaflara ama tercihim sıfır kilometre kitap satın alıp o kitabı ilk okuyan kişi olmak. 
İki ya da üç sene önce Eleştirel Drama dersi için bir sunum hazırlamamız gerekiyordu. Zaten üniversite dediğin şey sunum hazırlamaktan ibaret. Neyse tiyatro eserlerini okuyoruz, yazarları araştırıyoruz falan, gayet güzel bir ders. İlkeciğimle bizim konumuz da Bertolt Brecht'in oyunu Mahagonny Şehrinin Yükselişi ve Çöküşü. Bertolt Brecht'in tiyatro eserleri de cilt cilt satılıyor ve şu an hatırlamıyorum ama ciddi bir fiyatı vardı. Yine paramıza kıyamadığımız bir ana denk geldi bu ve sahafları gezmeye başladık. Epik tiyatro kitaplarına bakıyoruz, Brecht arıyoruz falan derken bizim sahafla konuşmamıza kulak misafiri olan Nihat Genç elinde bir kitapla yanımıza geldi. "Brecht'le mi ilgilisiniz?" dedi biraz şaşırmış bir şekilde. "Bakın elimde bir de absürt tiyatroyla ilgili bir kitap var." diye uzattı kitabı bana. Sonra özel ilgi alanımız mı yoksa okulla ilgili bir ödev mi olduğunu sordu, okulu ve bölümü merak etti falan gayet ilgilendi bizim Brecht sormamızla. Zaten Nihat Genç'i ne zaman görsem -ki bu hep kitapçılarda oluyor- yanındaki insanlarla sohbet hâlinde her zaman.
Bütün bunlar yaşanırken İlke ve bana nedenini bilmediğimiz bir kabızlık geldi. Karşımızdakinin Nihat Genç olduğunu biliyoruz ama bildiğimizi belli etmiyoruz, sorularına kısa cevaplar verip susuyoruz falan böyle kendini bilmez bir haller! Sonra "Neyse teşekkürler." diyip çıktık biz sahaftan ama onun önerdiği kitabı da şöyle yana fıydırarak bırakmayı ihmal etmeden. 
Çıktıktan sonra İlke bana baktı, ben İlke'ye baktım. İlke ki Erman Toroğlu'nu Cafe de Cafe'de otururken gördü diye caddede yürürken bağıra bağıra "Aaa Erman Toroğluuu!" diye el sallayan biri. Erman Toroğlu bile şaşırmıştı bu sevgi seline. Hayatında muhtemelen kimse onu gördüğüne bu kadar sevinmemişti. Yirmili yaşlarındaki bir kız Erman Toroğlu'nu gördü diye niye heyecanlanır veya niye el sallama ihtiyacı duyar zaten? Hadi el salladı diyelim, niye bağırır? Bunların hepsi cevap veremediğimiz sorular. Ben bunu tamamen ünlü görmeye alışkın olmayan biz kırsal Ankaralıların şaşkınlığına bağlıyorum. 
Nihat Genç'e gelirsek, adama niye öyle davrandık bunu da bilmiyoruz mesela. İnsan biraz gülümser ya da ne bileyim söz arasında "Evet Nihat Bey." falan der ya da giderken "Memnun oldum." der. Onu bildiğini ve ilgisinden memnun olduğunu belli edecek minicik bir şey yapar. Öküz gibi kitabı oraya bırakmaz en başta. "Biz epik tiyatro arıyoruz aslında, absürt değil." denir mi? Bunu sesli söylemedik galiba ama demiş kadar olduk. Adam orada tamamen alakasız  bir çizgi roman tavsiye etse bile satın alınır o kitap di mi? Muhtemelen içinden "Aman ne anlar bu salak kızlar Brecht'ten, tiyatrodan! Ödev için gelmiş bomboş özel üniversite öğrencileri." falan demiştir. 
Biz bir utandık, bir utandık. Kaç sene geçti ben hâlâ aklıma geldikçe utanıyorum. 
Geçen sene de Müjde Ar'a buna benzer bir şey yaptım. Ama bu sefer o konuştuğum kişinin Müjde Ar olduğunu bilmeden yaptım. Okulda nöbet tutarken -ki ben öğretmen değil nöbetçiyim sanırım- iki kadın geldi yanıma . Bir tanesi "Ay öğretmenleri ne kadar güzelmiş, çok şanslılar." dedi. "Ben Erolcuğumu fırsat buldukça ziyarete gelirim hep." falan dedi. "Ne hoş :)" diyip yanlarından ayrıldım. Gereksiz ayrıntılarla beni tutan velilerden zaten hiç hoşlanmıyorum. Sonra kat muavinim yanıma gelip "Ne kadar mütevazi bir kadınmış değil mi?" dedi. "Kim?" dedim. "Müjde Hanım." dedi. Herhalde çok zengin bir kadın ki normal davranışı mütevazilik olarak algılanıyor diye düşünürken söz arasında "Müjde Ar"ı cümle içinde kullandı. O benimle konuşan hatta şirin iltifatlar eden ve benim sadece yalandan gülümseyerek "Ne hoş." diyip yanlarından ayrıldığım kadın koskoca Müjde Ar'mış. 
Bunların hepsi, ünlü görünce tribe giren ve "Senin ünlü olmanla zerre kadar ilgilenmiyorum. Sen ünlüysen ben de ben'im!" ezikliğiyle tavırlar takınan insanların yaptığı şeyler ama ben bütün bunları bilinçsiz yaptım. Müjde Ar'dan o kadar utanmıyorum da Nihat Genç'ten çok utanıyorum. Onu bir daha görürsem muhtemelen utancımdan karşı kaldırıma geçip elimdeki telefona bakıyormuş gibi yaparım. Bu sefer de yolda yürürken bile telefonuna bakan asosyal gerizekalı imajım olur. Eskisinden daha iyidir sanırım.