11 Mart 2014 Salı

Berkin


Bugün bir çocuk öldü. Aylardır belki uyanır diye beklediğimiz, her ekmek alışımızda içimizi sızlatan, gece yattığımızda onun uyuduğunu aklımızdan çıkarmadığımız bir çocuk... Aslında ekmek almak için mi yoksa eylem için mi dışarı çıktığı çok da önemli olmayan küçücük bir çocuk... Meydanlarda içimiz acıya acıya "Abdullah, Ethem, Mehmet, Mustafa, Ali İsmail ölümsüzdür!" diye bağırdığımız ama biz ne kadar bağırsak da tıpkı ağabeyleri gibi bir çocuk öldü bugün. Öldürüldü.
Umut olmuştu Berkin, "Hadi oğlum, uyan artık!" dedik hep. Sanki uyansa değişecekti her şey. "Berkin bile uyandı, hiç umutsuzluğa kapılmayalım." diyecektik. 
Bu seneye kadar Türkçe Olimpiyatları adı altında adeta Fethullah Gülen'in alternatif "23 Nisan"ına peşkeş çekenlere, "Deniz aşırıdan selamlar getirdik!" diye Ankara'nın Bağları'nı söyleyen Etiyopyalı çocukla oynayıp Mısırlı kızın ölümüne sahte gözyaşı dökenlere haykıracaktı Berkin "Ben de çocuğum ve uyandım artık! Hiç suçum yokken gaz kapsülü atanlara, onlara o emri veren sana ve tüm pisliklerine rağmen sana oy veren bu insanlara inat uyandım!" diyecekti. 
Hırstan ve nefretten salyalar saça saça meydanlarda haykıran, meydanlarda da kalmayıp bilgisayarımıza, yatak odamıza kadar giren, göz göre göre hırsızlık yapan katillere karşı dimdik duracaktı o kapkara kaşlı güzel çocuk. Bütün ekmekler ona bedava olacaktı. Uçurmaya çalıştığı ve muhtemelen uçuramadığı o minik uçurtmasını alıp en afillisini yapacaktık beraber. Uçuracaktık en yükseklere. Olmadı. 
Uyanmadı Berkin. Boğazımızdaki bir diğer yumru oldu. 
Hayatımın sonuna kadar içimde büyük bir acı, tıpkı ağabeyleri gibi. 
Gitti. 
16 kilo kalmış minicik bir kuş uçtu bugün umutlarımızla birlikte. 
Güle güle çocuk. 

4 Ocak 2014 Cumartesi

Nihat?

Geçen gün Tunalı'da pasajda dolanırken bir sahaf gördüm. "O sahaf" değildi ama artık gördüğüm her sahafta aynı hissi yaşıyorum. İçeriden bir Nihat Genç çıkıp parmağını gözüme soka soka "Aha, işte o salak!" diye bağırıp etrafındakilere gösterecekmiş gibi geliyor. Sahafların önünden geçerken içeriye şöyle bir göz atıyorum acaba orada mı diye. 
Ben öyle Issız Adam'daki kız gibi sahaflarda gezip o kitaplardan "yaşanmışlık" koklayan biri değilim. İçinden çıkacak olan küçük notlar, zamanı geçmiş sinema biletleri falan sadece filmlerde oluyor zaten. Ben hiç denk gelmedim öyle bir şeye. Almam gereken bir şey olursa parama kıyamadığım zaman gidiyorum genelde sahaflara ama tercihim sıfır kilometre kitap satın alıp o kitabı ilk okuyan kişi olmak. 
İki ya da üç sene önce Eleştirel Drama dersi için bir sunum hazırlamamız gerekiyordu. Zaten üniversite dediğin şey sunum hazırlamaktan ibaret. Neyse tiyatro eserlerini okuyoruz, yazarları araştırıyoruz falan, gayet güzel bir ders. İlkeciğimle bizim konumuz da Bertolt Brecht'in oyunu Mahagonny Şehrinin Yükselişi ve Çöküşü. Bertolt Brecht'in tiyatro eserleri de cilt cilt satılıyor ve şu an hatırlamıyorum ama ciddi bir fiyatı vardı. Yine paramıza kıyamadığımız bir ana denk geldi bu ve sahafları gezmeye başladık. Epik tiyatro kitaplarına bakıyoruz, Brecht arıyoruz falan derken bizim sahafla konuşmamıza kulak misafiri olan Nihat Genç elinde bir kitapla yanımıza geldi. "Brecht'le mi ilgilisiniz?" dedi biraz şaşırmış bir şekilde. "Bakın elimde bir de absürt tiyatroyla ilgili bir kitap var." diye uzattı kitabı bana. Sonra özel ilgi alanımız mı yoksa okulla ilgili bir ödev mi olduğunu sordu, okulu ve bölümü merak etti falan gayet ilgilendi bizim Brecht sormamızla. Zaten Nihat Genç'i ne zaman görsem -ki bu hep kitapçılarda oluyor- yanındaki insanlarla sohbet hâlinde her zaman.
Bütün bunlar yaşanırken İlke ve bana nedenini bilmediğimiz bir kabızlık geldi. Karşımızdakinin Nihat Genç olduğunu biliyoruz ama bildiğimizi belli etmiyoruz, sorularına kısa cevaplar verip susuyoruz falan böyle kendini bilmez bir haller! Sonra "Neyse teşekkürler." diyip çıktık biz sahaftan ama onun önerdiği kitabı da şöyle yana fıydırarak bırakmayı ihmal etmeden. 
Çıktıktan sonra İlke bana baktı, ben İlke'ye baktım. İlke ki Erman Toroğlu'nu Cafe de Cafe'de otururken gördü diye caddede yürürken bağıra bağıra "Aaa Erman Toroğluuu!" diye el sallayan biri. Erman Toroğlu bile şaşırmıştı bu sevgi seline. Hayatında muhtemelen kimse onu gördüğüne bu kadar sevinmemişti. Yirmili yaşlarındaki bir kız Erman Toroğlu'nu gördü diye niye heyecanlanır veya niye el sallama ihtiyacı duyar zaten? Hadi el salladı diyelim, niye bağırır? Bunların hepsi cevap veremediğimiz sorular. Ben bunu tamamen ünlü görmeye alışkın olmayan biz kırsal Ankaralıların şaşkınlığına bağlıyorum. 
Nihat Genç'e gelirsek, adama niye öyle davrandık bunu da bilmiyoruz mesela. İnsan biraz gülümser ya da ne bileyim söz arasında "Evet Nihat Bey." falan der ya da giderken "Memnun oldum." der. Onu bildiğini ve ilgisinden memnun olduğunu belli edecek minicik bir şey yapar. Öküz gibi kitabı oraya bırakmaz en başta. "Biz epik tiyatro arıyoruz aslında, absürt değil." denir mi? Bunu sesli söylemedik galiba ama demiş kadar olduk. Adam orada tamamen alakasız  bir çizgi roman tavsiye etse bile satın alınır o kitap di mi? Muhtemelen içinden "Aman ne anlar bu salak kızlar Brecht'ten, tiyatrodan! Ödev için gelmiş bomboş özel üniversite öğrencileri." falan demiştir. 
Biz bir utandık, bir utandık. Kaç sene geçti ben hâlâ aklıma geldikçe utanıyorum. 
Geçen sene de Müjde Ar'a buna benzer bir şey yaptım. Ama bu sefer o konuştuğum kişinin Müjde Ar olduğunu bilmeden yaptım. Okulda nöbet tutarken -ki ben öğretmen değil nöbetçiyim sanırım- iki kadın geldi yanıma . Bir tanesi "Ay öğretmenleri ne kadar güzelmiş, çok şanslılar." dedi. "Ben Erolcuğumu fırsat buldukça ziyarete gelirim hep." falan dedi. "Ne hoş :)" diyip yanlarından ayrıldım. Gereksiz ayrıntılarla beni tutan velilerden zaten hiç hoşlanmıyorum. Sonra kat muavinim yanıma gelip "Ne kadar mütevazi bir kadınmış değil mi?" dedi. "Kim?" dedim. "Müjde Hanım." dedi. Herhalde çok zengin bir kadın ki normal davranışı mütevazilik olarak algılanıyor diye düşünürken söz arasında "Müjde Ar"ı cümle içinde kullandı. O benimle konuşan hatta şirin iltifatlar eden ve benim sadece yalandan gülümseyerek "Ne hoş." diyip yanlarından ayrıldığım kadın koskoca Müjde Ar'mış. 
Bunların hepsi, ünlü görünce tribe giren ve "Senin ünlü olmanla zerre kadar ilgilenmiyorum. Sen ünlüysen ben de ben'im!" ezikliğiyle tavırlar takınan insanların yaptığı şeyler ama ben bütün bunları bilinçsiz yaptım. Müjde Ar'dan o kadar utanmıyorum da Nihat Genç'ten çok utanıyorum. Onu bir daha görürsem muhtemelen utancımdan karşı kaldırıma geçip elimdeki telefona bakıyormuş gibi yaparım. Bu sefer de yolda yürürken bile telefonuna bakan asosyal gerizekalı imajım olur. Eskisinden daha iyidir sanırım. 

20 Ağustos 2013 Salı

Eski Sevgiliye Dönüş


Aslında şöyle "Son yazının üzerinden 1 yıl geçmesini mi beklesem?" diye düşündüm ama tarihler 29 Eylül'ü gösterdiğinde muhtemelen başka şeylerle uğraşıyor olacağım cınım blög. Belki de yine başlarım sana yazılmaya ufaktan ufaktan. Flört ederim inceden ama uzak ilişki bize göre değilmiş sanırım. Yabancı gibisin bana. Yanında rahat yemek yiyemem mesela şu an, kibarlaşırım gereksiz. "Ben çok aç değilim cınım yaa sen ye, ben içecek istiyorum." derim karnım guruldarken. Belki açılırım ilerledikçe ama hamım sonuçta sen de biraz anlayış göster. Orta şeritten yavaş yavaş yazcam, heyecanlandırma beni! 

Seninle görüşmediğimiz bu 1 yıl içinde aldattım seni çokça. Bir sürü yazı yazdım, soru sordum gerek word dosyasına gerek A4 kağıdına. Hepsiyle günümü gün ettim, çılgınca eğlendim ama aklımın bir tarafında hep sen vardın blög. Sonuçta onlar göz çapkınlığı, sen nikahlımsın benim. Ufak tefek çapkınlıklarıma izin ver sen de darlama beni! 

Sen yokken, "meslekteki ilk sene" travmasını yaşadım bolca. Yoruldum, ağladım, istifa dilekçemi vermeyi düşündüm falan. Ev kızı olacaktım mis gibi ama alıştım mecburen. Baktım bir ormanda Şahin K. ile baş başayım; kapadım gözlerimi, vazifemi yaptım. Napacaktım? Bunların yanında sana anlatıp anıra anıra dalga geçeceğimiz çok olay da oldu ama onları da artık uygun bir dille anlatırım sana bir ara. Unutturma ama. Çok gülcez teyitli bilgi. 

Ben çok güzel bir tatil yaptım, aslında bunları unutmamak için yazmaya geldim sana ama şu an nasıl anlatacağımı kestiremiyorum. Travel blog falan da değil ya olayımız, utanıyorum fotoğraf yükleyip şura şöyleydi bura böyleydi demeye ama özetle Olympos'ta sahilde sabahladım, Kaş'ta "bir İspanyol, bir Türk bir de bizim Temel" konseptli kamp yaptım. Bu arada çeyrek asırlık insan oldum tabii. Hiç arayıp kutladığın yok. Hediyeyi geçtim bir mesaj atsaydın bari ama neyse. Seni boşuna bırakmamışım sonuçta.

Bu yazı sanırım böyle "hazırlık, girizgah, ısınma hareketleri" olarak şekillendi böyle. Yazının serim kısmını geçtiğimize göre düğüm ve çözüm bölümlerine de geçebilirim bence. Yazcam yazcam sen dur. Eski günlerimiz kadar tutkulu olmasa da "Aşık değilim ama seviyorum ya iyi biri sonuçta. Bi de saygı var yani aramızdaağ bu da aşktan önemli bence." kıvamında devam ettircem ilişkimizi. Klasik bitirme şeklim olarak "öberim" yazayım da yazının sonuna biraz daha yakınlaşalım eski günlerdeki gibi. Şimdi ikimiz de utanıyoruz ama belki sonra verirsin bi alt duduş ha?

29 Eylül 2012 Cumartesi

Boğaçay Köprüsü %100 Çalışıyor!


Bir aydır çalışıyorum blög. O cağnım cağnaağnım üniversite yıllarım, mazide hoş bir seda olarak kaldı. İlk iki haftalık seminer dönemi çok güzeldi. Minnoş insanlarla tanıştım, "Aman ne huzurlu bir ortam" diye içten bir oh çektim. Derken okullar açıldı ve perde kapandı. Ruhen ve fiziken bambaşka bir boyuttayım. Sanırım hayatımın en yorucu ve mutsuz dönemini yaşıyorum ama detay da vermicem bu konu hakkında. Sadece şundan eminim ki insan gerçekten sevdiği mesleği yapmalı. Öteki türlü Çin işkencesi gibi bir şey oluyor. 

Neyse ağlak bir yazı olmayacak bu. Zira bu yazının yazılma gayesi kısmetlerim."-lerim" kısmı dikkat çekti mi bilmiyorum ama çekmediyse de ben çekeyim. Zaten annemin hayallerinde, ben işe başladığımda nur topu gibi biriyle tanışıp onunla şakalar komiklikler yaşamam vardı. Hatta annemin teyzesi, kızı için Roma'daki Aşk Çeşmesi'ne para attığını söylediğinde annemin bana söylediği şey, "Ben şimdi Roma'ya gidemem ama senin için ilerideki Boğaçay köprüsünün üstünden para atarım." oldu. İşte kimi anneler Roma'daki Aşk Çeşmesi'nden kızına dilek dilerken, benim annem de derenin üstünden diliyor. Böyle halka yakın, böyle onlarla iç içeyiz biz ailecek. Evdeki bütün 5-10 kuruşları cebine doldurup köprünün başına gitmiş olacak ki işe başlamamla o paraların faydasını gördüm ben hemen.

Ben çok çay içmem blög. Kahvaltıda bir fincan içerim kuru kuru gitmiyor diye o kadar. Örtmen olunca içmek gerekiyormuş meğer. O ses çıkmıyormuş yoksa başka türlü. Çayları getiren çocuk, benim şekersiz içtiğimi fark edip 2. çay itibariyle çayımı şekersiz getirmeye başladı. "Hocam siz şekersiz içiyorsunuz, biliyorum." diyor çapkın çapkın gülerek. Gerçi çok şekerli içen arkadaşıma da 5 şeker falan getiriyor. Ona da "Hocam sizin için çok şeker getirdim." diyor. O biraz cilveyi seviyor anladığım kadarıyla. Çapkın bir çocuk.

Serviste bir hoca var sonra. Sürekli benimle konuşmaya çalışıyor. Yaşımı sordu, benden 10 yaş büyükmüş. "Genç gösteriyorum ama şapka taktığımda 3-5 yaş daha da genç gösteriyorum." dediği günün ertesi günü şapkayla okula gelmeye başladı. Serviste yine biri var. O kadar kasıntı ki, gören okulun hisse sahibi falan zanneder. Ama servisle gidip gelen biri en nihayetinde. Hiç konuşmadığımız halde Facebook'tan beni bulup mesaj atmış: "Erdem diye bir arkadaşımı ararken sizi gördüm :)" diye. Okulda bambaşka bir profil yansıtmıyor olsam "Yalanını s......" diye cevaplardım ama çok kibar ve de munis biri gibi davranıyorum. 

Durakta sapığım var bir de. Böyle filmlerde olur ya sessiz, ezik, gariban gözüken biri aslında seri katildir. Bu adam da aynı öyle biri. Beni her sabah durakta görüyormuş tanışmak istemiş. Ama ellerini heyecandan ovuşturuyor, kekeliyor falan gören şefkat göstermek ister. Anlayamadığım bu kadar çekingen birinin durakta gördüğü birine yazma çabası. Her sabah dibimde bitiyor. Adamdan o kadar tırstım ki normalde hiç söylemeyeceğim bir şeyi söyleyip "Benim babam emekli asker." dedim. "Tabancası var yani seni pipinden vurur." mesajını alsın istedim. Belki gerçekten gözüktüğü gibi zararsız biridir ama bu filmler, diziler de boşuna çekilmiyor değil mi efenim? 

Son olarak da bilgisayarıma flash disk'ten bulaşan virüs için götürdüğüm bilgisayarcının, bütün parfümünü bilgisayarıma boşaltma hadisesi var. Adamda öyle bir hava var ki, sanki babasına ait bir şirkette yazılım mühendisliği yapıyor. Sen de o şirkette çalışmak için mülakata gelmiş ezik bir yeni mezunsun. Öyle bir hava, öyle bir fiyaka. Yaptığı işi küçümsemiyorum ama o havayla sadece bilgisayarlara format atmak çok tezat. Bilgisayarımı eve getirip açmamla, parfüm kokusunun eve dolması bir oldu. Nasıl leş, nasıl ağır bir parfüm. Ondaki parfümün bilgisayara sinmesi olayı falan değil bu. Bildiğin en az 3-4 kez sıkmış klavyeye. Benim bilgisayarı açtığımda "Ah bu nasıl bir koku! Hemen gidip formatçıyla sevişmem lazım!" dememi hayal ederek yapmış olmalı. Annemle sildik, havalandırdık ama hala bilgisayarım ve dolayısıyla ellerim hiç tanımadığım bir adam kokuyor buram buram. 

Böyle manyak insanlarla dolu etrafım. Bunların sorumlusu olarak da annemi görüyorum ben. İnsan tek evladı için biraz yüksek hedefler koymalı kendine, biraz paradan feragat etmeli. Sonra "Elalemin sevgilileriyle fotoğrafı varken senin niye kedi köpekle?" diye sormamalı. 

19 Ağustos 2012 Pazar

Diğer Evlerde Çok Yedik Biz Sadece Çay Alalım


Çizgi filmlerde olurdu; ıssız adaya düşmüş ve günlerce aç kalmış adamlar birbirlerini bir süre sonra hamburger ya da kızarmış tavuk olarak görmeye başlarlardı. Ben de aynı mantıkla bayramları tatil olarak görüyorum yıllardır. Hatta eskiden hafta sonuyla bağlanıp 9-10 günlük bayramlar olurdu en şahanesinden, artık yaz tatiline geliyor mesela hoş değil. Neyse belki de büyük aileden uzakta büyüdüğüm için benim için sadece tatil ifade ediyordur bayramlar. Anne ve babamdan ibaret "ailecik"le arada büyüklerin olduğu şehirlere de gittik gerçi yalan söylemiyim. Ama öyle bayram kültürüm yok ne yazık ki. Belki de yazık değildir gerçi. İlerde "çocuğum niye yanıma gelmedi, ah torunlarım, nerede o eski cıvıl cıvıl kalabalık bayramlar" diye hayıflanacak hatıralarım yok benim. Nijeryalı bir çocuğun "Niye iPad'im yoooğk!" diye böğürmeyeceği gibi bir durum. iPad ne yani görmemiş ki sabi. Bir sömürgeci turist çocuğu elinde iPad'iyle çok enteresan bir canlı görmüş gibi gözüne sinek konarken fotoğrafını çekmediği sürece ruhu duymaz.

Bu benim avantajım mı dezavantajım mı tartışılır ama bir kadın var ki onun için artık bayramlar mutsuzluk sebebi olmaya başladı gün be gün: 9 çocuk, 18 torun, biri annesinin göbüşünde 13 torun çocuğuyla "Trabzonlu Kibele" büyük anneannem, gelecekteki bayramlarını hiç böyle hayal etmemişti muhtemelen. "Şimdi şu kadar çocuk doğurdum, onlar da ikişerden torun yapsalar, 5 kişi ordan, 3 kişi burdan eder mi sana 30 kişi! Oh güzel bayramlar!" Evde yapılan hesap çarşıya uymadı tabii. Yıllar içinde bütün çocukları başka yerlere gidip kocacığı da ölünce evini kapatıp büyük kızının yanında kalmaya başladı ki o kız benim anneannem. Bütün çocukları ve torunları ayrı ayrı sevip ilgileniyor tabii ki ama hayalindeki şey bu değil biliyorum. Sabah aradığımızda evde değildi, gelen giden olur belki diye kendi evine gitmiş. Belki de kafası şişmiştir yılların gürültüsünden. Şöyle kocasız, çocuksuz, torunsuz bayram tatili yapacaktır sessiz sakin. En çok harçlığı da o verir oysa. Kâra geçti bu bayram. 

Bayramları tatil olarak görmeyen herkesin bayramını kutlamayı planlıyorum önümüzdeki bayram. Telefondan değil ama. Öperek böyle harçlık alarak. En çok harçlığı da büyük anneannem verir köşeyi dönerim hem. Öberim ellerden :*

20 Temmuz 2012 Cuma

Bayandan Temiz Kullanılmış DR Plakalı Evim Var



Kaç zamandır internetten kiralık ev arıyoruz bana ailecek. Arabam olmadığı için ev şehre yakın olsun istiyorum ki dışarı çıkmalarım rahat olsun. Aynı zamanda servis güzergahına yakın yerlere bakıyoruz bir de. İlk başta en alt kat olmasın, en üst kat olmasın, güneş gören orta katlarda bir ev olsun, güvenlikli olsun, döşü kıllı olsun, beni taşıyabilsin gibi isteklerim varken, bütçemin yettiği evleri görünce "giriş katı olabilir ama camlarında demir olsun" a döndü benim cümlelerim. Boşanmış olabilir ama çocuğu olmasın en azından yani. İstediğim yerlerdeki evler uçmuş çünkü. Sonra bir arkadaşım büro olarak kullandıkları evden çıkacaklarını söyledi. Evin yeri şahane, fiyat da uygun olunca ben ev bakma işlerini bıraktım bile. Yine de elimizde telefon numaraları ve adreslerle Ankara'ya gittik babamla. 

Önce tam eşyalı bir eve bakmaya gittik. İnternette eşyalar süper gözüküyor, semt Gazi Osman Paşa falan gayet kuul yani. Eve bir girdik ki giriş dedikleri ev aslında bodrummuş, camlar bile yukarda. Adını Feriha Koydum'a bir sezon daha tahammül edemez yani bu ülke, öyle bir atmosfer. Hiç fotoğraflardaki gibi değil. Zaten internette güzel olan evler; 175 boyum, sapsarı saçlarım, mavi gözlerim var diyen mirc kızları gibi. 1. katta gözükenler hep bodrum. Oldu o zamaan biz artık gidelim diye hazırlandığımızda orda kalan kiracı bize yolu tarif etti. Biz onun tarif ettiği yerden gidince anladık ki orada yaşayıp, o yollardan yürüyebilmemiz için önce keçi olmamız lazım. Çünkü yokuş denmez oraya, sarp uçurum. Kışın karda buzda poşetle kayarım desem hızımı alamam kesin karşı evin duvarına yapışırım. 

Orası olmayınca arkadaşımın bürosuna gittik. Güniz Sokak'ta Süleyman Demirel'e komşu olurum, Kuğulu Park'ta kuşlara yem veririm, Random'da bir tane bira içip evime 5 dakikada varırım diye hayaller eşliğinde gittim ben tabii. Girdik apartmana giriş kattaki kapılara bakıyoruz hangisi diye. Birden arkadaşım aşağıdan "Burası!" diye seslendi. Babamla göz göze geldik. "Yine mi Feriha!" bakışıydı o. Tuvalet banyo falan rezaletti zaten. Oldu o zamaan diye ordan da çıktık Tunalı hayallerimle birlikte. 

Bir kere ev sahibi kibri diye bir şey var şu hayatta. Zannedersin bana Ali Ağaoğlu. Hele bir kadın vardı, eğer onu orada parçalamadıysam -ki parçalamadım- , bu hayatta kolay kolay kadın parçalamam. Ahır gibi bir evi var, havalandırmaya bakan mutfağındaki fayanslar dökülüyor diye bantla yapıştırmışlar. Yerlerde milyonlarca bakteri ve allerjen barındıran halıfleks var ki 10 tane kedi beslesem anca denk gelir. Bir de o göt gibi eve 1000 lira kira istiyor. Göt dediysem de bir Rus götünden bahsetmiyorum tabii ki. Türk, Hint bilemedin Arap götü falan. O dandik eve o kadar para çok dediğimizde de "Hiç birbirimizi yormayalım aradığınız tarzda evler mutlaka bulursunuz" diyor bir de kaltak. Dedesinin, babasının eviyle adam olmuş bana. "Kızıııım ben senii, bu evinii, bulunduğu mahalleyi satın alırım beeeğ! Hooooşşt!" diyen bir Şahika Koçarslanlı olabilirdim. Ama maalesef değildim. Ordan da çıktık gittik. 

Ya gezdiğimiz evler çok kötü olduğu için, ya da o ev güzel bilmiyorum bir ev beğendik ve tuttuk sonra. Artık evim var barkım var. Bugün de bir arkadaşım "Aslında ev arkadaşına ihtiyacım vardı ama sizinkiler izin vermez diye demedim." dedi. Bir Evropalı, efendime söyliyim bir Amerikalı olaydık belki bir erkekle ev arkadaşı olmamı hoş görecek ebeveynlere sahip olabilirdim lakin ülkem henüz buna hazır değil. Dolayısıyla birbirimize oturmaya gideriz artık. 

Böyleyken böyle blög. Büyüyünce de ev sahibi olmaya karar verdim ben bu arada. Şu hayatta edinemediğim statüyü, görmediğim itibarı o evle sağlayıp; yıllardır ezilmiş olan egomu bir nebze pışpışlamak için. Bye for now bitches.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Yeni Aile Planlamasını Açıklıyorum


Üniversitenin 2. yılı mıydı, 3. yılı mıydı hatırlamıyorum ama çeşitli okul faaliyetlerine katıldığım delikanlı dönemlerimdi. Şimdi 6. seneyi neredeyse dolduracağım şu dönemlerde, bizim bölümün düzenlediği İstanbul gezisine gitmeye bile halim yok. Ama o zamanlar toplulukların aktivist bir üyesiydim ben. Bu zaten üniversitenin ilk yıllarında kızların saçlarını kızıla boyatması ve erkeklerin saç sakal uzatmasıyla paralel gelişen bir durum. Genelde rock müzik dinlenir, Hacettepe ve ODTÜ'nün şenliklerinde sarhoş olunur falan. Leş dönemler işte. 

Yine o dönemlerde okulun kampçılık ve doğa sporları topluluğuyla bir trekkinge katılmıştım. Sabahın kör bir saatinde evden ayrılıp Kızılcahamam'a gittim. Ve cep telefonumu sırt çantamın içine atıp bir daha da bakmadım. Çünkü bir günlük de olsa  teknolojiden uzak durmak istedim. Çünkü üniversitenin ilk yıllarındaydım. Çünkü hayata dair bazı isyanlarım vardı. Çünkü henüz 20 yaşında bile değildim. 

Yürüyüşün bitmesine yakın -ki akşam 5 falan olmuştu- grup lideri "Arkadaşlar beni okuldan aradılar, ulaşamayan aileler varmış. Herkes telefonlarına baksın biraz ara veriyoruz." dedi. Herkes baktı bir sıkıntı yok. Benim aklıma geldi aslında ama kedidir kedi dedim. Telefonuma bir baktım ki 20 cevapsız arama, 30 mesaj. Annem, babam, amcam, kuzenlerim, alakalı alakasız arkadaşlarım... Ciddi bir takım çalışması olmuş yani. "Tamam ulaşılamayan benmişim" dedim ve annemi aradım. Annemin "Sen nerdesiiiiiieeeeğnn!" diye öyle bir çığlığı vardı ki hala Kızılcahamam'ın dağlarında onun yankısı duyulurmuş bazı bazı. O çığlıktan gruptaki insanlar korktu yani öyle bir çığlık. Neyse konuştuk, hayatta olduğuma ikna etmeye çalıştım ve yürümeye devam ettik. Yürüyüşün sonunda bizim okulun kaplıca otelinde bir şeyler yicektik. Otele doğru yaklaşırken kapıda bir grup otel çalışanını gördük. Bizi görünce yaklaşıp "İsmini Vermek İstemeyen Seyirci yanınızda mı?" diye telaşla sordular. Zaten o dakikadan sonrasını çok hatırlamıyorum, savunma mekanizmasından beynim o anları sildi sanırım zihnimden. Hala orada bulunan bazı arkadaşlarımın aklına bu rezilliğim gelir ve gülerler. 

Peki benim bilinç altıma attığım bu anım yine niye pörtledi? Bu rezilliğimi daha geniş kitlelere ulaştırmak ve bu anıyı ölümsüzleştirmek istemedim durup dururken tabii. Bizim yurtta internet çok tuhaf. Bizim kattaki modem çalışmıyor, kendimi duvara yapıştırıp A bloktan yararlanmaya çalışıyorum falan. Bayaa çaba harcıyorum yani. Ben de çalışma salonuna indim bilgisayarımla. Çalışma salonu da yerin 9 kat altında olduğu için telefonum çekmiyor. Su içmeye odama çıktığımda annem aradı "Sen nerdesiin?" diye. Öyle büyük bir deprem değil de artçı etkisi gibiydi daha ziyade. Sonra tekrar indim. Bu sefer de arkadaşım Facebook'tan mesaj attı "Zeki amcam sana ulaşamamış merak etmiş bir ara" diye. Facebooktan kalp yaptım, "yaşıyorum Zekicim" dedim. Öyle minnoş ebeveynlerim var ki, benim önceki yıllarda yaşadığım bu travmayı her daim canlı tutup unutturmuyorlar asdf :D 

Babamı da rahatlattım ve buradan tüm insanlığa seslenmeye geldim. Tek çocukla kalmayın, çok çocuk yapın! Öyle RTE'nin dediği gibi üç çocuk falan değil. 6-7 tane yapın siz garanti olsun. Yapın ya elinize mi yapışır. Hem çocuk rızkıyla beraber gelirmiş derler. Yapın nolur!